Aslan BUĞDAYCI 

 

                                                   

1946 yılında İncir köyde (İstanbul) doğdu. İlk ve ortaokulu babasının me­muriyeti nedeniyle Çanak­kale'nin Ezine ilçesinde tamamlayarak Çanakkale Lisesi'ne kaydını yaptırdı. Ancak ailesinin aynı ilin Lâpseki ilçesine yerleşmesi sonucu kaydını Biga Lisesi'ne aldırarak bu Lise'den 1965–1966 yılında takdirname alarak mezun oldu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakül­tesi Kütüphanecilik Bölümüne girdi. Bu Fakültede okurken açılan Yüksek Öğretmen Okulu sınavlarına katıldı ve bu sınavı kazandı. 1970–1971 döneminde bu okullardan iyi derece ile mezun oldu.

        1971 yılında Yozgat İl Halk Kütüphanesine katıl ve bu sınavı kazandı. 1970–1971 döneminde bu okullardan iyi derece ile mezun oldu.

1971 yılında Yozgat İl Halk Kütüphanesine Müdür Vekili olarak atandı ve burada bir buçuk yıl çalıştı. Daha sonra M.S. B. Harita Genel Müdürlüğü emrindeki Eğitim Alayı'nda Yedek Subay olarak askerlik görevini yapmak üzere buradan ayrıldı.

Askerlik dönüşü Nevşehir-Ürgüp Tahsin ağa Halk Kütüphanesi Müdürlüğü'ne ve daha sonra 1975 yı­lında Nazilli Halk Kütüphanesi Müdürlüğü'ne atandı.

Meslek hayatı boyunca yaptığı çalışmalardan dolayı özel ve resmi kuruluşlardan birçok teşekkür belgesi aldı.

         1992 Yılında (kuruluşundan günümüze Lâpseki).1996 Yılında (Milli mücadelede Nazilli).2001 Yılında (Dünden Bugüne Nazilli) Kitapları ile yerel gazete ve dergilerde kültür ağırlıklı makaleleri yayınlandı.  2001 Yılında ise İzmir Kültür ve Turizm il müdür yardımcılığı görevini atandı.2005 yılında ise emekliye ayrılmıştır. İzmir de oturmaktadır.

                                               ÖNSÖZ

                                             Tiren garı

Nazilli, Uygarlıklar Vadisi adı da verilen Büyük Men­deres Ovası'nda kurulduğundan günümüze kadar siyasi, eko­nomik, kültürel ve doğal güzellikleriyle bölgesinde olduğu gibi Türkiye'de de ender bir şehir olma özelliğini her dönemde korumuştur.

Ulu önder Atatürk, 9- Ekim -1937 yılında Sümerbank Basma Fabrikasının açılışını yapmak üzere Nazilli'ye gelmiş, şehrimizin gelişmesinin bu fabrika ile daha da artacağını düşünerek "Nazilli istikbalde vilayet olacaktır" diyerek ilçe­mizin önemini daha o tarihlerde vurgulamıştır. Nazilli; hem tarih, hem kültür, hem de doğal güzellikler ve zenginliğiyle kucak kucağa ve yan yanadır.

Bu kadar güzelliği ve gelişmişliği bir arada bulunduran ilçemizin bilinmesi ve tanınması: ülkemizin bir zenginliğinin, bir eşsiz güzelliğinin daha gün ışığına çıkması demektir.

Yeşillikler içindeki şirin Nazilli'ye hele bir de Nisan sonu veya Mayıs ayı başında gelin, görün. Tüm cadde ve so­kaklarını süsleyen turunç ağaçlarının salkım saçak çiçek­lerinin etrafa yaydığı o güzelim limon çiçeği kokusunu tenef­füs etmek apayrı bir keyif ve ayrıcalıktır.

"Nazilli Basması" adı ile yıllarca Türkiye'yi giydiren Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasını, Nazilli ile özdeşleşen Gıdı gıdı Trenini, pamuğunu, incirini ve sıcağını unutmak mümkün mü9

Bu eser, içinde yaşadığımız bu güzel şehri tanıtmak ve bu güzellikleri hep beraber paylaşmak için kaleme alındı. Bilmeyenlerin bilmesi, görmeyenlerin görmesi dileğiy­le

                                                                 Belediye meydanı.

                                                            COĞRAFİ KONUM

Nazilli, Aydın iline bağlı bir ilçe merkezidir. 28'-29 en­lemleriyle, 37'-38 boylamları arasında yer alır. Nazilli doğuda Kuyucak, batıda Sultanhisar, güneybatıda Yenipazar, kuzey­doğuda Manisa'nın Alaşehir ilçesi, güneyinde Bozdoğan, gü­neydoğusunda ise Karacasu ilçeleriyle çevrilidir. İlçenin yüz­ölçümü toplamı 644km2ldir.

Büyük Menderes Havzası'nın oluşturduğu ova, Nazil­li'de genişlemeye başlar ve kuzey-güney doğrultusundaki uzunluğu 10 km. geçer. Nazilli'nin de içinde bulunduğu ova denizden 75–80 metre yüksekliktedir. En çukur yeri Akçay deresi ile Büyük Menderes ırmağı arasında bulunan Çerkez Ovasıdır.

İlçe sınırları içinden doğarak Büyük Menderes ırmağına dökülen ve bu ırmağı besleyen İsa beyli Deresi, Dallıca-Gereniz Çayı, Dere köy Çayı ve Mergen Çayları başlıca akarsu kaynaklarıdır.

Nazilli'nin kuzeydoğusundaki Çamlık Dağı 1732 mt, güneydoğusundaki Karıncalı Dağ 1705 mt, güneyindeki 1792 mt. Yükseklikleri ile Madran Dağı bu bölgedeki en yüksek noktalardır.

Kentin kuruluş yerini belirlemiş olan en önemli etkenler sahip olduğu ulaşım kolaylıkları, verimli tarım arazisi ile yer­leşmeye uygun topografık yapısıdır. Kent planı kuzey-güney doğrultusunda bir elips şeklindedir.

Ancak son yıllarda şehir doğu-batı yönünde gelişme göstermektedir. Verimli tarım arazilerinin imara açılmaması şehrin Menderes Nehri yönüne genişlemesini engellemek­tedir.

Yukarı Nazilli'de genişleyen bu elips Aşağı Nazilli'de daralma gösterir. Bu elipsi İzmir- Aydın- Denizli kara ve de­miryolu doğu-batı yönünde enlemesine keser

 

NAZİLLİ.    Nazilliden Görünüm

Nazilli, Ege Bölgesinin en eski yerleşim merkezlerin­den birisidir. İlçe merkezinin ilk yerleşim yeri hakkında kesin bilgiler bulunmamaktadır. Ancak Karya bölgesinde kalan Menderes Vadisine Luvi'lerin yerleştiği bilinmektedir.

Bu bölgede ilk yerleşim merkezi Lidya'lılann kurduğu antik Mas tavra kentidir. O dönemlerde bölgenin batısındaki İyonya kentlerinin ekonomik alanda gelişmesi ve kentin Ege ve Önasya ülkeleri arasındaki ticaret yolu (Hierapolis-Tripo-lis-Mas tavra-Nysa-Tralleis-Magnesia-Efes) üzerinde bulun­ması Nazilli yöresinin önem kazanmasına ve gelişmesini sağ­ladı.

İ.Ö. 546 'da Lidyahları yenerek bu devleti ortadan kal­dıran Persler bölgeye egemen oldular. Pers egemenliğini sıra­sında bütün Batı Anadolu gibi bu yöre de Sard Satraplığına bağlı bulunuyordu.

İ.Ö. 344 'de Asya seferine çıkan Büyük İskender bu böl­geyi Makedonya sınırları içine kattı. İskender'in ölümünden sonra kurulan Selovkoslar' in eline geçen bölge daha sonra Roma egemenliği altına girdi.

Roma egemenliğinin Batı Anadolu'ya ulaştığı İ.Ö. 2. Yüzyıldan itibaren yaşanan askeri ve siyasi olayların ardın­dan, ancak İ.S. 1. ve 2. Yüzyıllar, ekonomik kalkınmanın ya­şandığı ve yaygınlaştığı dönem olmuştur.

Bölgede ve henüz gelişmemiş vadilerde, yerli halk ve köleler için üretim merkezleri kurularak, buraların gelişmesi sağlandı.

Tahıl ekim alanları genişletildi. Üzüm, incir ve zeytinin yanı sıra portakal limon gibi meyveler ile yeni tarımsal ürün tipleri geliştirildi. Pamuk üretimi de az da olsa bu dönemde başlar.

Roma imparatorluğu İ.S. 395'de Doğu ve Batı Roma diye ikiye ayrılınca bu yöre Doğu Roma İmparatorluğunun başka bir değişle Bizans İmparatorluğunun sınırları içinde kaldı.

Roma döneminde verimli alanlardan oluşan Menderes Vadisi Bizans yönetiminin siyasi, dini, ekonomik ve kültürel yapılaşmayı başkent İstanbul yönünde yoğunlaştırması üzeri­ne bu bölgede ticaret ve ekonomi daralmaya başladı. Ancak yöre bu olumsuzluklar karşısında Hıristiyanlık inancı yönün­den önemli bir hale gelmiştir. Bizans döneminde Afrodisias ve Harpasa (Arpaz) piskoposluk merkezi olmuştur.

Anadolu'nun Türkleşmesi sürecini başlatan Selçuklu­lar, 1176'da Miryakefalon Savaşı'nı kazanınca Nazilli ve çevresi yepyeni bir uygarlık ve kültürün etkisi altına girdi.

Selçuklular döneminde bu bölgeye ilk yerleşen Oğuz boylarına bağlı Gökhan, Dağhan, Gediklü, Haydarlı, Hoca-beyli, Kireges, Toygar, Alayuntlu, Kızıllar, Bayındır gibi oy­maklar olmuştur. Türklerin Anadolu'ya yerleşmesi sonucu pa­muk üretimi genelde dokumacılık yapan bu oymak ve aşiret­ler tarafından en üst düzeye çıkarılmıştır.

Selçukluların son dönemlerinde Muğla ili dolaylarında kurulan Menteşe Beyliği Sultanhisar ve Nazilli yöresini 1280'de ele geçirdi daha sonra Birgi merkez olmak üzere Aydın oğulları Beyliğini kuran Aydın oğlu Mehmet Bey Nazil­li bölgesini kendi beyliğine kattı.

Osmanlı Devleti zamanında ise Yıldırım Beyazıt 1390'da Nazilli yöresini ele geçirdi. 1402'de Timur'un, Yıldı­rım Beyazıt'ı Ankara Savaşında mağlup etmesinden sonra bu topraklar kısa bir süre için Timur kuvvetlerinin eline geçti. Kışı iklimin müsait olmasından dolayı Menderes Havzasında geçiren Timur kuvvetleri Anadolu'dan çekilirken yine Ti­mur'un yardım ve desteği ile Aydın oğlu Musa Bey bu bölgede egemenliğini ilan etti. Ancak Musa Bey aynı yıl (1402) ölünce yerine oğlu Aydın oğlu Gazi Umur Bey geçti.

Aynı tarihlerde Osmanlı tahtına çıkan II. Murat Ana­dolu'daki karışıklıkları bastırarak Nazilli ve çevresini kesin olarak Osmanlı idaresi altına soktu.

Uzun yıllar Osmanlı idaresinde huzur ve sükûn içerisin­de yaşamını devam ettiren N;ı/illi hakkında 1600'lü yıllara

       Nazilliden görünüm.        

                                                              JEOLOJİK YAPI

Bölgemizin en eski yapılanmalarını oluşturan paleozo­ik (I. zaman) birimleri şistler (başkalaşım kütleleri) kalker ve kuvarsittir (tortul kayalar). Nazilli'nin kuzeyindeki dağlarda kuvarsit geniş yer kaplar. Türlü renk ve cinsteki mermer, kimi yerlerde yapısında zımpara düzeyi bulunan kalın katmanlar halindedir.

Paleozoik devre ilişkin oluşumların temelini Menderes Masifi belirler. Bu masifin çekirdeğini granit (magmatik küt­le) oluşturur. Büyük Menderes Vadisinin kuzey bölümlerinde neojen alanları Germencik'ten, Kuyucak'a kadar dar bir alanı şerit gibi kapsar. Burada adı geçen neojen arazinin en alt taba­kasını marn ve kalker temsil eder. Linyitli seri denilen bu dizi­nin oluşumu, Miyosen devrinde (III. Zaman serisi) gerçekleş­miştir.

Büyük Menderes Masifi’nde erojenez (dağların oluşu­mu) dönemlerine ilişkin izler bulunmaktadır. Bu bölgede (ku­zey) çok kırıktı tektonik bir yapı egemendir. Tektonik hareket­ler sonucu doğu-batı doğrultusunda Büyük Menderes Grabeni (kenarları faylarla sınırlandırılmış çöküntü alam) oluşmuş­tur. Oldukça aktif olan bu sistem ilçemiz sınırlarının dışındaki tüm bölgeyi kapsamaktadır. Nazilli çevresinde Miyosen'den bu yana kuzey- güney ve doğu- batı doğrultulu iki fay takımı gelişmiştir. Bunlardan kuzey- güney doğrultulu olanlar Na­zilli kuzeyinde, Kuyucak batısında ve Atça-Kılavuzlar arasın­da bulunur. Bu fayların yüzeyde izlenen uzunlukları 3–5 km. arasında değişir. Faylar büyük bir olasılıkla Nazilli'den itiba­ren alüvyon altında da devam eder.

Ovaya en yakın olan en güneydeki fay bölgedeki en genç diri faydır. Bu faylar boyunca gelişen fay diklikleri Kuyucak-Nazilli-Sultanhisar arasında kuzey-güney yönünde de­relerle kesilmiştir. Nazilli fayı olarak adlandırılan bu fay 10 km.yi aşmaya

 

n segmentler oluşturacak şekilde Aydın- Ger­mencik- İncirliova hattı boyunca uzanır.

Bunlardan Aydın- Nazilli arasında uzanan fayın 20 Ey­lül 1899 Menderes Depremi'ne neden olduğu bilinmektedir. 9 şiddetinde olduğu düşünülen bu deprem sırasında 1117 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu deprem sonrasında 40–70 km uzun­luğunda yüzey kırığı oluşmuştur.

      NAZİLLİ ADININ KAYNAĞI Birinci Söylence:

Bugünkü Nazilli'nin bulunduğu yere eskiden Pazar köy ismi verilmişti. İşte bu Pazar köy denilen yerde "Nazlı" adında çok güzel bir kız vardır. Güzelliği dillere destan olmuştur. Sancak Beyinin oğlu bu güzel kıza âşık olur. Ancak babası istenmesine rağmen kızı vermez. Bunun üze­rine beyin oğlu kızı kaçırır. Bu duruma çok üzülen baba üzün­tüsünden ölür. Nazlı, babasının ölüm haberini alır almaz Pazar köy’e gelir. Günlerce, haftalarca üzüntüsünden büyük acı­lar çeker ve sonunda bu duruma dayanamayarak kendini Menderes Nehri'ne atar ve ölür.

Kocası, ortadan kaybolan Nazlı'yı günlerce, haftalarca arar. Ancak durumu öğrenince o da üzüntüsünden kendini Menderes Nehrine atarak intihar eder. Bu olaylardan sonra Pazar köy’e halk arasında "Nazlı İli" denmeye başlanır ve zamanla Nazlı ili "Nazilli "ye dönüşür.

İkinci Söylence

Eski devirlerde Nazilli şehrinin bulunduğu topraklarda birbirine çok yakın olan üç boy barınıyordu. Günün birinde bu üç köyden (Nozi-Nazi) adlısı çarçabuk büyüyüp gelişiyor ve bugünkü Nazilli'yi meydana getiriyor. Zamanla (Nozi-Nazi) Noz ili, Naz ili olarak söylenerek Nazilli ismi ortaya çıkıyor.

Üçüncü Söylence

Evliya Çelebi yazdığı seyahatnamesinde şöyle demek­tedir: "Gerçi sevahil (sahil, kıyı) değildir amma âhu havasının (Nilüfer Çiçeği kokan) letafetinden (güzellik, hoşluk) mahbup ve mahbubesi (seven erkek sevilen kadın) gayet ziyade (çok) olup naz ü istiğnaları (aza kanaat etmeleri, tokgözlü) ziyade olduğundan Nazlı deyu (diye) tesmiye (isim koyma) olun­muştur. "

Evliya Çelebi burada da görüleceği üzere Nazilli'nin kızlarının çok güzel ve nazlı oluşundan dolayı buranın Nazlı İli diye bir isim aldığını söylemektedir.

         Durası Ilı-Esen köy-Esen tepe-Ey cell i-Gedik-Gedikaltı-Güzelköy-Hamidiye-Hamzallı-Hasköy-Haydarlı-Hisarcık-Işıklar-Kahvederesi-Karahallı-Kardeşköy-Kavacık-Kestel-Ketendere-Ketenova-Kırcaklı-Kızıldere-Kocakesik-Kozdere-Kuşcular-Mescitli-Ocaklı-Ovacık-Rahmanlar-Sailer-Samailli-Sevindikli-Şimşelli-Toygar-Uzunçam-Yalınkuyu-Yazırlı-Yellice ve Yukarı örencik köyleridir.

Bu köylerimizin isimleri genellikle Oğuz boylarının isimlerini taşımaktadır. Bundan da anlaşılacağı üzere Selçuk­luların yöremize yerleştikleri günden bu güne kadar izlerinin silinmediğidir.

 

İli diye bir isim aldığını söylemektedir.

Dördüncü Söylence

Bu kitabın yazarının yaptığı araştırmalardan ortaya çı­kan söylenceden çok bilimsel verilere ve mantığa dayalı ola­nıdır.

Şimdiki Nazilli, kurulduğu tarihten beri verimli toprak­larda ve her türlü tarım ürününün bol miktarda yetiştirildiği bir yerdir. Gerek kurulduğu topografık yerleşim yapısı olarak, gerekse iklim ve tabiat şartlarının kendisine verdiği önem do­layısıyla bu bölgede bulunan kendisine yakın yerleşim birim­lerinde oturan insanların her türlü ihtiyaçlarının temin edildiği büyük bir ti caret merkeziydi.

Daha önce de belirttiğimiz gibi ve birçok kaynakta ismi "Pazar köy" olan Nazilli kasabasında bulunan Pazar çok ün­lüydü. Evliya Çelebi seyahatnamesinde de görüldüğü üzere abartılı olsa da 40–50 bin insanın alışveriş için bu pazara gel­diği anlatılmaktadır.

1830'lu yıllarda bu yöreye gelen Fransız seyyah Charles Texier "Küçük Asya" kitabında Nazilli'nin çok önemli bir ti­caret merkezi olduğunu ve buraya "İncir Pazarı" isminin ve­rildiği belirtir.

Arapça "Nazil" veya "Nııziıl"bir yerde konaklayan, bir yere inen anlamına gelmektedir. Büyük olasılıkla alışverişle­rini yapmaya gelenlerin çokluğu ve burada konaklayanlardan dolayı yukarıda açıklamaya çalıştığımız "Nazil" ve "Nuzîrf" kelimelerinden ortaya çıkan Nazil ili veyaNuzûl ili denmiştir.

Ancak zamanla halk arasında bu isimler dil yumuşama­sı sonucunda Nazilli olarak söylenmeye başlanmıştır.

Beşinci Söylence

Nazilli adının Türkçe olduğu ve Nazlı-ili gibi bir addan geldiği, onun bozulmuş biçimi olduğu yolundaki halk söylen­celeri vardır. Gerçekten buradaki yerleşimin adı Fatih döne­mine ait bir kayıt da Nazlı olarak geçmektedir. 17. yüzyıl ya­pıtı Cami üd Düvel'de de Nazlı olarak geçiyor. Ne var ki, halk eski kültürlerden birinin dilinden gelen bir adı bile kullanır. Örneğin Akrakos Dağı adını Eğri göz yapar. Buna göre, Türk halkının kendi dilinden gelme, kendi dilinde anlam taşıyan Nazh-ili adını Türkçede hiçbir anlamı olmayan Nazilli biçi­mine çevirerek kullandığı kabul edilemez. Nazh-ili adının söyleniş güçlüğü, olsa olsa adın, ikinci sözcüğün atılmasıyla yalnız Nazlı diye kullanılmasına yol açabilirdi.

Nazilli adının bu bölgede tarih öncesinde yaşayan Luwi' lerden geldiği varsayılmaktadır. Bu tarihsel adın hiçbir belge­de geçmemesi doğaldır. Çünkü Nazilli 1830'lu yıllara kadar, önemsiz bir köy idi. Doğusundaki Kestel Köyü ondan daha önemliydi. Hatta 183l'e kadar ilçe merkezi orasıydı. Dikkat edilirse Nazilli, Aydın Dağlan dizisinin orta yerinden aşıp Beydağ'a inen yolun başındadır. Bu geçitle de bağlantılı ola­rak Luwi dilinde Nassila yani N(a)-ass(a)-ila, "Ana Tanrıça köyünün geçidi" adı kullanılmış ve oradaki yeni köyün ken­disi bu ad ile anılmış olabilir. Anadolu'daki adların birçoğu Helenleşme/Rumlaşma dönemlerinin de önce e'ye sonra iye dönmüştür. Böylece Nassila, Nassili olur ki Nassili'nin Türk ağzında bürüneceği biçim olsa olsa Nazilli'dir.

Çok dikkate değer ki, sözünü ettiğimiz doğal geçit üze­rinde Nazilli'ye bağlı Sama illi Köyü vardır. Bunun adının aslı da 'Ana Tanrıça ili ve geçittir. Boğaz ile bağlantılı olduğunu duraksamasız görebiliyoruz; Sama ila "Kutsal Ana-geçidi" anlamına gelmektedir.

Altıcı söylence

Antik dönemde bugünkü Sultanhisar'da bulunan Nysa (Nisa) kenti anılan tarihlerde çok önemli eğitim ve kültür merkezi konumundaydı. Bu nedenle adı geçen bölgeye Osmanlılar döneminde Nisa İli denmiştir. Nisa İli denilince de Nazilli, Kuyucak, Sultanhisar (Nysa), Bozdoğan, Atça, İsa beyli, Yenipazar, Dalama, Köşk ve Horsunlu akla gelmiştir. Böylece bugün kullanılan Nazilli adı, Osmanlıların bu yöre için kullandıkları Nisa İli'nden Nazilli adı türemiş olduğu da varsayılmaktadır.

Her beş söylencede de Nazilli adının değişik oluşum­lardan ortaya çıktığı görülmekte ve bunların değerlendiril­mesini okuyucularımıza bırakmayı uygungörmekteyiz                           Nazillide gün batımı

                                Osmanlı İmparatorluğu Dönemi

Nazilli'nin idari yapısının bugünkü durumunu incele­meden önce tarihsel süreç içindeki durumuna bakmakta yarar vardır.

Yıldırım Bayezid, Aydınoğullanndan devraldığı Nazilli ve çevresinin toprak bütünlüğünü tanıdı. Daha önceden veri­len beratları kendi tuğrası ile değiştirdi ve yeniledi. Buna göre eskiden beri devam edip gelen idari düzenine dokunmadı. 1402'de Ankara Savaşı ile Timur'a yenilen Yıldırım Bayezid'in ölümüne kadar Nazilli çevresi Aydın oğullarının idaresi altın­da kaldı. Daha sonra bu bölge tekrar Osmanlıların eline geçti. Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar Nazilli'nin genel sınır­larında göze çarpan bir değişiklik olmadı. Ancak ufak tefek sı­nır düzeltmeleri yapıldı.

Nazilli ve çevresindeki tımarların durumu ise şöyleydi:

Arpaz tımarını, Padişah Murat Hüdavendigar'ın kulla­rından Oda oğlanı İlyas Bey, Al, Bey, Yıldırım Bayezid'in kullarından Oda oğlanı Kadimi Süleyman Bey, Doğan Bey ve Kemine Bey topluyorlardı. O devirde Arpaz mahalleleri arasında Cami, Kulelu, Mescit, Mescit Hoca, Ak Mescit ve Yeni-ceköy isimlerini görmekteyiz. Ayrıca 10 evlik Rum ailesi de Arpaz'da oturmaktaydı.

Dere köy (Kılavuzlu-Kılavuzlar) umarını Murat Hüda­vendigar'ın kullarından Oda oğlanı Beylu, Ketlu Halil, Musa, Hamza Bey'ler ve Yıldırım Bayezid'in kullarından Oda oğlanı İvaz ve Aydın Bey'ler topluyorlardı.

Demirciler Köyü1 (Mustuva Hisarı) nün 71 evi vardı. Buranın halkı Mas tavra Kalesine demir aletler yaparak veri­yor ve Kestel Subaşsına kesim ödüyorlardı. O sıralarda Boz­doğan'ın 91 evi vardı. Tımarlarını Murat Hüdavendigar kullarından Kara Halil Bey, Hazinedar başı Hadım Hamza Bey topluyorlardı.

Osmanlı İmparatorluğunda tımarların dışında XVII. Yüzyılın sonlarından itibaren ve XVIII. Yüzyılda bazı sancak kazalarının "has" haline getirildiği ve buralara sancakbeyi yetkisine sahip voyvodaların tayin edildiğini bilmekteyiz.

O halde Tanzimat öncesi en küçük yönetim birimi ola­rak voyvodalıkları göstermek pek de yanlış olmasa gerekir. Zaten Evliya Çelebi'de buranın voyvodalıkla idare edildiğini ifade etmiştir. Gerçi resmi yönetim bölümleri arasında eyalet ve sancaktan sonra voyvodalık diye bir birim söz konusu de­ğildir.

Tımar sisteminin giderek değişikliğe uğraması, iltizam ve mukataa usulünün yaygınlaşması voyvodalığın gelişme ve yayılmasına neden olmuştur. XVII. Yüzyıldan itibaren hükü­metin para sıkıntısı çekmesi, geliri fazla olan küçük bölgelerin doğrudan hazineye bağlanarak yönetilmesine yol açmıştır. II. Mahmut döneminde de birçok kasaba, köy ve hatta şehir bu biçimde yönetiliyordu.

Voyvoda, o yöreyi iyi bilen, ayanlık yapmış kimseler arasından seçilirdi. 1831 yılındaki idari düzenleme yörede bir takım değişiklikleri de beraberinde getirdi. Buna göre Nazilli kaza (ilçe) oldu. Daha önce kaza olan Sultanhisar ise Nazil­li'ye bağlı nahiye merkezi, yine kaza merkezi olan Arpaz Na­zilli'ye bağlı köy haline getirildi. Bozdoğan günümüze kadar kaza merkezi olma özelliğini korudu. Köy olarak kurulan Ka­racasu ise Tanzimat'tan sonra yapılan idari düzenlemede (1879) Nazilli'ye bağlı bir nahiye merkezi oldu. Karacasu 1897 yılında Nazilli'den ayrılarak kaza merkezi haline geldi.

Nazilli'nin idari teşkilatlanmasına bakacak olursak; Kestel önemli merkezlerden biriydi. Vakfiyelerde "Aydın Sancağına tabi Kestel Kazasına merbut Medine-i Nazilli kur-rasmdan Pazar Karyesi ( köy) " ve "Kestel maa Nazilli Ka-zası"ve "Kaza-ikestelmaaafaz" kayıtları mevcuttur.

Nazilli merkezinin kadı ve naibi (vekil) Kestel'de bulu­nuyordu. Yakın döneme gelinceye kadar Devlet Salnamele­rinde (yıllıklar) "Kestel namı diğer Nazilli Kazası" diye yazılmıştır. Bundan da XVII. Ve XVIII. Yüzyıllarda Nazilli'nin •Kestel'e bağlı olduğu anlaşılmaktadır.

 

                    Evliya Çelebi seyahatnamesinden Nazilli                                       

                            'İNCİR KALESİ, ŞİRİN NAZİLLİ ŞEHRİ

...... Tarihinde Celali, Karayazıcı ve Kalender oğlu korkusundan(boş bırakılan tarih kısmı bu isyanların çıktığı 1550-1600yılları arasında olması gerekir)

Olduğundan Nazlı ili diye adlandırılmıştır. İnciri fevkalade meşhurdur. Havası çok sıcak olduğundan akar sulan sıcaktır. Fakat testilerde hava alınca gayet lezzetli sulan vardır. 150 dükkân bir kar gir bedestan (kerpiçten yapılmış halı ve mücevher satılan kapalı çarşı) ve bu Bedestan'a yakın, 10 sütun üzerine yapılmış bir tahıl pazarı vardır etrafı kahvehanelerdir. Eski cami önünde bir çeşme vardır.

                                                        NAZİLLİ PAZARI

Cuma günleri buraya etraftan kırk elli bin etrak (Türk) gelip büyük pazar olur. Burası geniş bir sahra (ova) olup Na­zilli ayanı nice han, cami, imaret ve dükkânlar yapmışlardır. Yiyecek, içecek ve hububatın hesabını Cenabı hak bilir. İki bin dükkân vardır. Rumeli'de Maşkoloz, Dolyan, Alasonya, Debre, Yanya Össek pazarları meşhurdur ama onlar senede bir kere olur. Üç yüz dükkân başkası, pazardan sonra boş kalır. Kale gibi iki büyük hanlan, beş adet misafirhaneleri, bir ha­mamı, bir büyük camisi vardır. Caminin uzunluğu ve enliliği 180 ayaktır. Geniş ve çimenlik bir avlusu vardır. Avlunun tam ortasında bir abdest havuzu vardır. Mahkeme bu camiye biti­şiktir. Ayda bin kuruş hâsıl olur. Yeniçeri Serdan ve has hâkimi de her cuma burada bulunur. Bu kasaba 300 kiremit ör­tülü evlerdir. Yedi kahvehanedir.

Nazilli'nin 47 türlü ürünü olur. Bilhassa Gök lop, Aklop, Müşemmes (güneş görmüş) lop, Ballı lop, Ter (yaş) lop, Şekerli lop, Mor lop, Nakip lopu, Sultan lopu, Aydın lopu (incir çeşitleri) meşhur mahsullerindendir. Bu lopların her biri

Diğerinden lezzetli loplardır ama aşk olsun lop lop yiyene  

Ve gıpta olsun miskli (kokulu) lopu yiyene ki, misk ve amber gibi kokar. Bu incir diğer incirler gibi olmayıp zamanı çabuk geçer ve diğer incirler gibi kurutulup başka vilayetlere sevk edilemez.

Birde yediveren inciri vardır. Yeşil renklidir, kıştan bir aya sonra incir verir. Her ay hâsıl olan inciri başka lezzet ve renktedir. Fakat kış sonunda olan inciri ilkbahardakiler gibi lezzetli olmaz.

Beyit:

Nazar kıl, nev 'i insana kimi zehr-i sükker

A cip hikmet bir ağaçta olur yüz bin yemiş peyda

Kuru inciri binlerce yük halinde diğer vilayetlere gön­derirler. Tazeliğini muhafaza eder ve durdukça şekerlesin Biz uzun seyahatimiz sırasında yedi iklim benzerini görmedik. Bu şehrin etrafı baştanbaşa gül, gülistan, bağ ve bostan, içle­rinden akarsular ve güzel sesli kuşlar olup, insanın canına can katar. Bu şehrin ayanlarından Serdar Hacı Hasan Beşe, Nakip ve Seyyid Çelebilerle vedalaşarak doğuya doğru Nazilli sah­rası içinden akan Menderes Sahrası içinden akan Menderes Işıklı Dağlarından çıkıp Balat Kalesi yakınlarında denize dö­külür.

Osmanlı padişahı III. Mehmet döneminde baş gösteren genel isyan hareketi I. Ahmet zamanında Anadolu'nun her ta-rafına yayılmıştı. Kalender oğlu, Karayazıcı ve suhte (medrese öğrencileri) ayaklanmalarına Aydınlı Zor Mehmet Paşa'nın kâhyası Yusuf Paşa da katıldı. Aydın ve Nazilli ahalisi eşkıya korkusundan şehirlerinin etrafına kendi imkânlarıyla sur çek­mek zorunda kaldılar. Evliya Çelebi'nin Nazilli hakkında ver­diği bilgiler arasındaki "etrafı surla çevrili" ifadesi buradan kaynaklanmaktadır

 

                                KURTULUŞ SAVAŞI DÖNEMİ: 1919–1922

Nazilli, Kurtuluş Savaşı döneminde başta Aydın olmak üzere Muğla, Denizli, Isparta, Burdur ve Antalya illerini içine alan coğrafi bölgede milli kuvvetlerin siyasi, idari, askeri ve lojistik eksikliklerinin giderilmesi konularında çok önemli ve büyük görevi er üstlenmişti r.

Yunanlıların 15 Mayıs 1919'da İzmir'i işgal etmesinden sonra 27 Mayıs 1919'da Aydın'ı ve 3 Haziran 1919 tarihinde de Nazilli'yi işgal ettiler.

Bu sıralarda dağlarda kendi başlarına buyruk olarak dolaşan Yörük Ali Efe ve Demirci Mehmet Efe kızanların kuvvetlerini birleştirerek düşmana karşı ortak mücadele etme karan aldılar. Yörük Ali Efe 15–16 Haziran 1919'da Sultanhisar'da Yunanlılara karşı Malgaç baskınını yaparak düşmana ağır kayıplar verdirdi böylece Nazilli, bölgesinde Yunanlılara karşı ilk direniş hareketini başlattı.

Ancak İngilizlerin baskısı ve Türk kuvvetlerinin Nazil­li'ye saldıracağı haberlerinin yayılması üzerine Yunanlılar 20–21 Haziran 1919'daNazilli'yi boşalttılar.

Bu hadiseden sonra Yörük Ali Efe, Demirci Mehmet Efe, Hacı Süleyman Efendi gibi bölgede milli mücadelenin li­derliğini yapanlar ülkenin içine düştüğü bu durumdan ne şe­kilde çıkılması gerektiğine dair çözümler aramaya başladılar.

Bu çözümlerin başında halkı ve silahlı kuvvetleri örgüt­lü bir şekilde organize etmek, kuvvetlerin parçalanmasını ön­leyerek bu mücadelenin belirli bir plan içinde yapılmasını sağlamak amacıyla 1. Nazilli Kongresinin toplanması sağ­landı.

                                 BİRİNCİ NAZİLLİ KONGRESİ: 8 Ağustos 1919

Bu kongrenin kapsadığı bölge Aydın, Muğla, Denizli, Burdur, Isparta, Antalya, Ödemiş ve Kuşadası kazalarının sı­nırları içerisine alıyordu.

Birinci Nazilli Kongresinde şu kararlar alınmıştır: (Kısaltılmış ve günümüz Türkçesine çevrilmiştir) \) Yunan işgal ve işkenceleri sebebiyle yer yer meydana gelmekte olan Heyet-i Milliyeler Dernekler kanununa uygun olarak yerel hükümete bir beyanname vererek kuruluşlarını onaylatacaklardır.

2) Heyet-i Milliyelerin kuruluşundan maksat ve hedef­ler işgal altında bulunan yurdumuzu Yunan tecavüzünden ko­runması için Siyasi, İdari ve Fiili savunmada bulunmak ve hükümetin bu yönden ortaya çıkacak davranışlarına yardımcı olmaktır.

3)Bu amaca ulaşmak için Aydın vilayeti adına Nazilli genel merkez olmak üzere Denizli ve Muğla illeri ile Çine, Karacasu, Bozdoğan, Sarayköy, Buldan, Çal, Garbi Karaağaç Tavas kazaları ile Sobuca, Kara hayıt, Köşk, Sultanhisar, Atça, Kuyucak, Burhaniye, Kadıköy, Güney, Baklan, Irla, Kale-Tavas, Honaz nahiye merkezlerinde birer şube teşkil edilmiş, Denizli ve Muğla illeri depo olarak kabul edilmiştir. Kazalar, Heyet-i Milliyelerin onayı ile köylerde de teşkilat kurabilirler.

4)Heyet-i Milliyelerin görevleri hükümet yöneticileri­nin istekleri doğrultusunda Yunanlıların sürülmesi ve ceza­landırılması ile sınırlıdır.

5) Cephelere yeteri kadar mücahit ve gönüllü asker top­lama, sevk etme, silahlandırma ve yiyeceklerinin karşılanma­sı bu heyet tarafından yapılacaktır.

6)Yerel harcamalar ve cephede savaşanların ihtiyaçları halkın para ve eşya bağışları ile karşılanır. Bu bağışlar belli bir kurala göre yapılmalıdır.

7) Bu heyetler savaşan askerlerin ailelerine yardım ya­pacaklardır, ayrıca ücretli olarak memur ve hizmetli atamaya yetkilidir.

8) Hükümetten, merkez depolarında bulunan hububatın göçmeni ere ve asker ailelerine dağıtılması istenecektir.

9) Silâhaltına çağırılan esnaflar Heyet-i Milliyenin ka­ran ile 100 lira karşılığında üç ay tecil yaptırabilecektir.

 

10)Bu madde amir ve subay sınıfında olanlar uygulan­maz. 

11)Heyet-i Milliyelerin çalışmalarını bağımsız müfet­tişler denetleyecek ve bunlara üç lira yevmiye verilecektir.

12)Genel merkezin tespit edeceği yerde her ayın başın­dan üç gün toplanacak ve kararlar alınacaktı r.

13)Merkez ile Denizli ve Muğla'da maliye haber alma, gönüllü ve silah toplama işi yapılacaktır.

14)Askeri konulardaki sorunlar başlarında ki komutan­lara aittir.

15)Heyet-i Milliyelerin topladıkları bağış fazlalıkları derhal genel merkeze gönderilecektir.

        16) Genel merkezin ve şubelerin yaptıkları görevler yürürlükte bulunan kanun ve yönetmeliklere göre yapılacaktır.

17)Heyet-i Milliyelerin eksikliklerinin tamamlanması için adı geçen maddeler derhal uygulamaya konulacaktır.

18)Heyet-i Milliyeler gerek merkezde ve gerekse diğer il merkezlerinde 12, kazalarda 9, nahiyelerde 7 ve köylerde 5kişiyi geçmemek üzere yörenin ileri gelenleri tarafından gizli oy ile atanır. Bunlar aralarında bir başkan ve bir ikinci başkan seçerler.

19)On sekiz maddeden oluşan bu kongre kararı oy bir­liği ile kabul edilerek imza edilmiştir

                                   İKİNCİ NAZİLLİ KONGRESİ: 19Eylül1919

Birinci Nazilli Kongresinden kısa bir süre sonra İkinci Nazilli Kongresi'nin toplanmasını gerektiren sebeplerin ba­şında Heyet-i Merkeziye adında bir teşkilatın derhal kurul­ması konusu vardı. Çünkü bir taraftan cephedeki milli ve gö­nüllü kuvvetlerimizin giyecek, yiyecek, malzeme ve cephane ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için yetkili bir teşkilatın kurul­ması gerekiyordu. Bu sebeple toplanan İkinci Nazilli Kongre­si'nin ilk oturumunda bu konu tartışılmış ve şu kararlar alın­mıştır:

1) Aydın ve havalisi Heyet-i Merkez iyesi Aydın, Muğla, Isparta, Burdur ve Antalya Vilayetlere ve bunlara bağlı kaza ve nahiyelerden katılacak birer üyeden meydana gelecektir.

2)Bu heyette görev yapan üyelere 50 lirayı geçmeyecek şekilde maaş verilecek ve bu maaşlar bağlı oldukları Heyet-i Milli yelerce karşılanacak ve Ekim ayının ilk günü Nazilli’de hazır bulunacaklardır.

3)Bu kuruluş şimdilik Nazilli'de toplanacak, savaş ha­linde uygun bir yerde toplanması kararlaştırılacaktır.

 

4)Sivas Kongresi kararlarına uyulacak, Kara hisar veAlaşehir Kuva yi Milliye komutanlarına biri telgraf çekilerek Heyet-i Milliye'mizin amaçları anlatılacaktır.

5)  Alaşehir Kongresinde alınan kararlara uyulacak, an­cak yerel gereksinimlere göre uygulanacaktır.

6)  Askerlik görevi için silâhaltına çağırılan askerlerden150 lira bağışta bulunanlar üç aylık bir dönem için tecil imkânı sağlanacaktır.

                                 ÜÇÜNCÜ NAZİLLİ KONGRESİ: 6 Ekim 1919

Bu kongrede genellikle 1. ve 2. Nazilli Kongrelerinde alınan kararların uygulanması için kurulmuş olan Heyet-i Merkezi yelerin daha verimli çalışması için maliye, sağlık, le­vazım, haber alma ve denetleme şubeleri kurulması kararlaş­tırılmış ve buralarda kimlerin görevlendirileceği ve nasıl çalı­şacağına dair yönetmelikler hazırlanmıştır.

                                                      YEREL SÖZCÜKLER

Nazilli ve çevresi yöresel konuşma dili açısından ol­dukça zengin bir bölgedir. Toplusal kültürün en önemli faktör­lerinden ve toplumları ulus yapan unsurlardan en önemlisi de DİL1 dir. Dil canlı bir varlıktır. Doğar, gelişir ve zaman içinde bir takım değişikliklere uğrayarak yok olur. Eğer beraber ya­şadığımız insanları anlamıyorsak veya düşündüklerimizi iste­diğimiz gibi ani atamıyorsak bu insanlar ile o toplum arasında bir kopukluk var demektir.

Günümüzde değişen toplum koşullan, bundan en az elli yıl öncesinin canlı ve güncel kelimelerini anlaşılamayacak ha­le getirmiş ve kuşaklar arasında bir kopukluğa neden olmuş­tur. İşte bu nedenlerle ninelerimizin, dedelerimizin yıllar önce kullandı klan bu sözcüklerden bir demet yaparak sunmak iste­dik. Bu sözcüklerden birçoğu unutulmuş, birçoğu ise hala kullanılmaktadır.

 

 

Akbaş

: Karnabahar

 

Almelik

: Mutfak rafı

 

Anar beri

: Öteberi

 

Balcan

: Patlıcan

 

Bamile

: Bamya

 

Bısat

: İç çamaşırı

 

Boduç

: Saplı ve bakırdan yapılmış yoğurt kabı

 

Bulla

: Abla

 

Bulmeç

: Bulamaç

 

Cevcev

: Çok sıcak

 

Cımcık

: Azıcık

 

Çanak

: Tabak

 

Dalgan

: Isırgan otu

 

Dığan

: Tava

 

Dinelmek

: Ayakta durmak

 

Düzgü

; Kalemtıraş

 

Endeki

:Onu

Engücü

: Nasıl olsa, elbette

Enkire

: Orası

Fistan

: Elbise

Gaymta

: Kayınpeder

Haranı

: Tencere

Hıra

: Sıska

Hindi

: Şimdi

Hötürük

: İshal olma

Ihıcık

: Şurası, yakınolanyer

Irlamak

: Sallamak

Ispança

: Bulaşık bezi

Isran

: Hamur kazıma kaşığı

İrim

:Sokak

İşlik

: Gömlek

Kayır

: İnce kum

Kelter

: Çamaşır sepeti

Kemkirmek: Havlamak

Kmdırgeç

: Tahtaravalli

Kokar ot

: Kereviz

Kumpir

: Patates

Kupa

: Bardak

Küpeç

: Küçük küp

Nahalsın

: Nasılsın

Podye

: Önlük

Soğukluk

: Teras

S om ak

: Boğaz

Şavk

: Lamba

Yazma

: Tülbent, başörtüsü

Zenne

: Kadın

   

Çok zengin bir etimolojik karaktere sahip olan bölge­mizin yerel ağızlar dediğimiz ve halkın belli kesimlerinin kullandığı kelimelerinden ilginç ve bilinmeyenlerinden örnekleri bu bölümde vermeye çalıştık. Kuşkusuz bu kelimeleri çoğalt­mak ve gelecek kuşaklara aktarmak gerekmektedir. Ancak bu araştırma başlı başına bir çalışma gerektirir.

 

DİNİ YAPILAR

1308 (M. 1892–1893 ) yılı Aydın Vilayet Salnamesinde Nazilli'de 4 cami, 8 mescit olduğu yazılıdır. 1315 (M. 1899–1900) yılı Aydın Vilayet Salnamesinde ise kasabadaki cami sayısı6, mescit sayısı ise 6 olarak belirtilmiştir.

Koca Cami

Vakfiyelerde Kestel kazasına tabi Dallıca Nahiyesinin Pazar karyesi ( Köyü) camii diye yazılıdır. Koca Cami adından da anlaşılacağı üzere Uzun Çarşı ile mahalleleri birbirine bağlayan bir yerde kurulan bir camidir. İlk önceleri üstü açık, kenarlan duvarlarla çevrili bir musalla ( üstü açık namazgâh ) olarak kullanıldı. Sonradan halk tarafından onarılmıştır. Fakat 1900 yılındaki büyük depremde minaresi ve kubbesi yıkılmıştır. Depremden sonra yeniden onarılmış fakat bu kez de Milli Mücadele sırasında çıkan yangında tekrar yıkıldı. 1930 yılında halkın büyük gayretleriyle yanan binanın iskeleti üzerine tekrar yapıldı. Tam on iki yıl büyük emekler sarf edilerek bugünkü durumuna getirildi. Bu cami tek minareli ve kar girdir. Cami içindeki panodan 1886 yılında yapıldığı anlaşılmaktadır. 1930'da yapılan onarımdan sonra 1952 yılında tekrar onarımdan geçirilmiştir. Mihrap önü kubbesi ile yanlarda daha küçük elips şeklinde iki kubbesi daha vardır. Kubbeler kurşun kaplıdır. Mihrap duvarının dış yüzü yuvarlak kemerlerle hareketlendirilmiştir. Kemerde ayrıca, kemeri n düzenine uyacak biçimde pencereler açılmıştır. Kemerin üst bölümü duvar yüzeyinden yüksektir. Sonradan eklenmiş son cemaat yerinde kapı yanında bir dış mihrap vardır.

Hacı Şeyh oğlu Camii

Bu cami 1822- 1823 yıllarında Hacı Şeyh oğlu tarafından yaptırılmıştır. 1900 yılındaki depremde minaresi yıkılmıştır.   Daha sonra Milli Mücadele döneminde de yanmıştır.  1929 yılında halk tarafından onarılmıştır. Hacı Şeyh oğlu Hacı Ahmet Vakfından olan bu cami kar gir ve tek minarelidir. Aydoğdu Mahallesinde bulunmaktadır.

Kestane Pazarı Camii

Çarşı içinde Kestane Pazarı denilen yerdedir. 1900 yılında Hacı Demir Ali, Hacı İsmail ve Hacı Ethem Efendiler tarafından yaptırılmıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında yanmış, tavan örtüsü ve içerdeki ahşap sütunlar yeniden yaptırılmıştır.

Moloz taş ve tuğladan, ahşap tavanlı, kiremit örtülü bir camidir. Altta dükkânlar, üstte namaz kılınacak bölüm yer alır. Üst kata caminin içinden ahşap bir merdivenle çıkılır. İkinci katta son cemaat yeri olarak kullanılan esas bölümde devşirme sütun başlığı ters olarak konmuş ve sütun kaidesi olarak kullanılmıştır. Minare camiden ayrı olarak 1951 yılında Dişçi Hacı Ramazan Simsar tarafından yaptırılmıştır.

Zeytinlik Camii

Bu cami 1872 yılında yapılmıştır. Kar gir ve minaresizdir. Milli Mücadele döneminde yanmış sonradan halk tarafından onarılarak bugünkü hale getirilmiştir.

Eski- Yeni Camii. ( Yahya Paşa Camii)

XV11. Yüzyılın ortalarında Yahya Paşa tarafından yaptırılmıştır. O devirlerde şehir bu günkü Aşağı Nazilli'nin alt yanında bulunuyordu. Yahya Paşa camiyi şehrin en yukarısında yaptırmıştır.

Ağa Camii

Eski Yeni Caminin kuzeyindedir. XVIII. Yüzyıl başlarında Yahya Paşa tarafından yaptırılmıştır. 1900 depreminde yıkılmıştır. 1927'de Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılmıştır. Moloz taş ve tuğladan yapılan bu cami ahşap tavanlı olup üzeri kiremit örtülüdür. Her yanında oval bodrum pencereleri üzerinde iki dizi pencere sıralanır.

Aşağı Camii (Çarşı Camii)

Bu cami Çarşı Camisi olarak da anılır. 1877 yılında tamamı halk tarafından yapılmıştır. 1900 yılındaki büyük depremde yıkılmıştır. Bu cami tek kubbeli ve tek minarelidir. Bu cami de Vakıflar idaresi tarafından 1927 yılında onarılmıştır.

Çeşme başı Camii

Aşağı yukarı 1842 yıllarında yapılmıştır. Diğer camiler gibi 1900 depreminde yıkılmıştır. 1926 yılında onarılmış olup tek minareli bir camidir. Çarşı Camisinin 200 mt. Kuzey batısında bulunmaktadır.

Bu camilerin dışında birçok mescidin olduğu bilinmektedir. Bu mescitler hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Adını tespit edebildiğimiz Çay yüzü Mescidi, Hacı Şeyh oğlu Mescidi, Aşağı Nazilli'de Ilgınlı Mescidi ve Yenimahalle Mescitleri vardır. Ancak bu mescitler Milli Mücadele döneminde tahrip olmuştur.

Yeşil Türbe                           

Dış yüzü yeşil olduğu için bu adla anılır. Nazilli -Bozdoğan yolu üzerindedir. İçinde Uşşaki Tarikatı şeyhi Mehmet Zühdü Efendi, hanımı ve çocuklarının mezarları vardır. Moloz taştan yapılmış olup sekizgen planlıdır. Kubbesi sekizgen kasnağa oturur. Türbenin üç yüzünde yuvarlak kemerli alınlıkları olan pencereler bulunmaktadır. Girişte, bir çeşme aynalığından sökülmüş üzeri selvi ağacı ve geometrik biçimlerle süslü bir mermer blok görülmektedir. Türbenin kapı üzerindeki küçük kitabesinde " Mir Halil etti bina tarihi ey Vasfı hemin Zühdü Muhammed mahfeli ruhu'l emin" ibaresi yazılıdır. Buna göre kitabe oğlu Vasfi tarafından yaptırılmış olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca türbenin güney duvarında pencere üstünde bulunan bir diğer kitabeden de" Hacı Baba etti bina tarih Fethi- Muhammet Zühdü ve kutbu'l hak ayık türbesin bünyad-sene 1278/ 1861" yazılı olduğuna göre şeyhin vefatından sekiz sene sonra yani 1814'de Kaymakam Halil
Bey tarafından yaptırılmış ve 1861 yılında tekrar onarılmış
olabilir.


 

Şeyh Muhammet Zühdü'nün mezar taşının kuzey yüzünde ise şunlar yazılıdır:

Hüvelhayyül baki

Saim ü kaim olup kırk yıl

Secde-i hacata vaz-ı cebin ettim

Sen dahi ey nur-i di dem akil ol

Eyle halvet ü zühd ve takva ve erbain

Olmasın ömrün heba ey can-ı men

Kıl itaat Hakk'a ol ruh-ı emin

 

Gel ziyaret eyle kabrim başına

Ey beni yâd eyleyen ihvan-ı din

Ah edip Vasfi desin tarihi

Göçdü Zühdü Muhammed Fahr-ı din

Şeyhin sağ tarafında ise eşinin mezarı vardır. Mezar taşında: " Hayırlı kadınların iftiharı" olarak anılan annesinin mezar taşının da oğlu Vasfı tarafından yaptırılıp yazıldığı anlaşılıyor.

Son satırlardaki "oğlu Vasfı ona dedi ki tarih kasr-ı fır devse gitti valide ruhu için fatiha- 1231" kısmından anlaşıldığı üzere hanımı Zühdü Muhammed'den dokuz sene sonra vefat etmiştir.

Türbe içinde girişe göre sol baştaki yani kuzeydeki kabir ise muhtemelen Muhammed Zühdü'nün halifelerinden ve 1863 yılında vefat eden oğlu Şeyh Muhammet Tevfik Efendinindir.

 

Sinan Dede Türbesi       

 


 

Nazilli'nin Pınarbaşı Mahallesindedir. Bu türbe ile ilgili elimizde kesin bilgiler bulunmamaktadır. Mevcut bilgiler ise rivayetlerin ötesine geçmez. Halk arasında Sinan Dede'nin 1800'lü yıllarda Nazilli'ye bağlı Dere köy’de oturduğu söylenir. Kendi si kundura tamirciliği yapmaktadır. Herkes tarafından çok sevilir ve sayılırdı. Zor durumda olanlara elindeki imkânlar çerçevesinde yardıma koşardı. Bu niteliklerinden dolayı ölümünden sonra (tahmini 1839–1840) kendisini sevenler sık sık gömülü olduğu mezarın başına gelerek dua ederlerdi. Kendisinin bolluk ve bereketin örneği olduğu söylenir. Bu durum yıllarca devam ederek daha sonraki kuşaklar tarafından evliya mertebesine ulaştırılmıştır. Sinan Dede'nin savaşlarda zor durumda kalan Türk askerlerinin yardımına koştuğu ve olağanüstü yeteneklerinin olduğuna inanılmıştır.

                                                                           

 

                                                      Arpaz Kalesi'nden genel bir görüntü

 

                                              TARİHİ VE TURİSTİK ZENGİNLİKLER

                                              ARPAZ BEYLER KONAĞI

Arpaz, Nazilli'nin 15km. Kadar güneyinde bulunan bir köyümüzdür. Şimdiki adı Esen köy olan bu köyümüze Boz­doğan asfaltından sola doğru sapılarak ulaşılır.

Köy, eski bir Karya yerleşmesi olan Harpasa Kalesinin eteklerinde kurulmuş ve adını bu yerleşmeden almaktadır. Hakkında çok az şey bilinen antik Harpasa, ortaçağda Stav-ropolis(Afrodisias) Metropolitliğine bağlı bir piskoposluk merkezidir. Daha sonra Aydın Beyliğinin bir yerleşim mer­kezi olarak varlığını sürdürdüğü bazı vakıf kayıtlarından ve bugün ortadan kalkmış olan bazı mezar taşlarından anlaşılır.

Köyde bulunan arkaik karakterli isimsiz bir türbe de bu dönemden kalmış olabilir. Evliya Çelebi'de, Aydın Koca beyi tarafından ele geçirilen, Nazilli ovasının güneyindeki boğazı tutan ve "Beş boy" olarak adlandırdığı köylerden biri olarak Arpaz’ı da sayar. II. Bayezid devrine ait Aydın Mufassal Tahrir defterinde, Arpaz Yenişehir Kazasına bağlı olarak gösteril­miştir. Buna karşılık 1573–1574 tarihli Aydın Vakıf defterinde Aydın Livasına bağlı bir kazadır.

1451 tarihli Mufassal Tımar defterinde ise şu kayıt vardır:

" Taallukat-ı Arpaz Murad Hüdavendigar Aydın eline gelicek, oda oğlanı Ali Bey'e verilmiş. Yıldırım Hüdavendigar zamanında kadimi Süleyman ve Doğan Bey ve Kemine Bey ve Beyazıt Bey yerdi; mezkûrlar çer iye eserlerdi; şimdiki halde Murad Hüdavendigar kullarından oda oğlanı İlyas Bey'e Murad Hüdavendigar beratıyyiyüb asker-i mansureye mü-lazemet ider. "ifadesi vardır.

1573 tarihli Aydın Mufassal Tahrir defterinde burası bir Şehzade hassı olarak geçer. Aynı zamanda bölgesel önemi olan bir pazaryeridir. Bugün hala, Pazartesi günleri kurulan pazarına çevre köylerden gelirler.

Ancak, 16. yüzyıldan itibaren iltizam düzenini kazayı olumsuz yönde etkilediği anlaşılmaktadır. 1560 yılında, suis-timal yapan kadıyı halk toplu bir dilekçeyle şikâyet etmiştir. Huzursuzluğun sonraki yıllarda, süregeldiği, halkın zaman zaman rüsum(vergi) ödemeyi reddettiğini kaydeden belgeler vardır.

Huzursuzluk 17. yüzyıldaki bölükbaşı ayaklanmaları, salgın hastalıklar nedeniyle artar ve 1828–1829 yıllarında pat­lak veren Atçalı Kel Mehmet önderliğindeki halk isyanıyla doruk noktasına ulaşır. İsyanın bastırılmasından sonra gitgide önemini kaybeden Arpaz, yöredeki güçlerini koruyan ancak İmparatorluğu sarsan ekonomik bunalımlardan nasibini alan yerel beylerin güdümüne girer.

1849–1850 Salnamesinde henüz bir kaza olarak görülen Arpaz, 1868–1869 tarihli salnamede, Bozdoğan'a bağlı bir na­hiye durumundadır. 1927 tarihli Köyler- Fihristinde ise, Boz­doğan'a bağlı bir köy olarak görülür. Bugün Arpaz, Nazilli'ye bağlıdır. Arpaz'da ki Beyler Konağı Arpaz (Esen köy) köyü içinde Osmanlı İmparatorlu­ğunun ayanlık dönemine ait en güzel ve ilginç örneklerinden birisidir.

Bey evi oymalı ahşap işçiliği, nakışlan, tavanlarındaki çarkıfelek motifleriyle 19. yy. üslup ve özelliklerini yansıtan bir taşra yapısı dır.

Dekoratif özellikleri nedeniyle kulenin onarımı sıra­sında yapıldığı düşünülmektedir. Bazı değişikliklere rağmen özgün şekline iyice koruyabilmiş olan bu yapının daha eski bir evin yerini aldığı varsayımı geçerliliğini korumakla beraber bu hususa açıklık kazandıran veriler yoktur.

Evin- güneydoğu odasında, kapının karşısındaki bir dolap, çatı arasına götüren gizli bir merdiveni saklamaktadır. Taş duvarlar ve kestane ağacından yapılmış payandalar üze­rine inşa edilmiş bir Osmanlı evidir. Yaz ve kış odaları ile ha­yat alanı olarak ifade edilen verandaları bulunmaktadır.

Beyler konağı ev, kule, hamam, fırın ve erzak depoların­dan meydana gelmiş bir bütündür.

İyi korunmuş olmasına rağmen genel kuruluş düzeni açısından incelemeye değer olan bu konak II. Mahmut za­manında ki zeybek ayaklanması ve Atçalı Kel Mehmet ola­yıyla yakın ilgilidir. 1828–1829 yılında voyvoda ve muhas-sıllardan (küçük dereceli idareci) şikâyetçi olan halkın deste­ğini de alarak yanındaki zeybeklerle Aydın'ın kaza ve köyle­rine bir süre egemen olan Atça'lı Kel Mehmet, yanında yetiş­tiği Arpaz Beylerinin bu çiftliğini Haziran 1830'da kuşatarak yakmıştır. Böylece beyler konağı maddi kültür ve sosyal tarihin kesiştiği bir düzlemde çok anlam taşıyan bir belge niteliğindedir.

                                                              ARPAZ KULESİ

Arpaz Beyler Konağının hemen karşısında bulunan kulenin eve ve ovaya bakan cephesinin birinci katında bulu­nan geniş kapısına çıkan taş merdivenleri vardır.

Kapının üst kısmında daha önce kullanılan bir çekme köprüye ait makara yuvaları bulunmaktadır. İndirildiği zaman evin (konağın) zemin kat taşlığına dayanan kemerli bir plat­forma oturan asma köprü, evden kuleye doğrudan doğruya bir tehlike anında çekebilmeyi sağlıyordu.

Dışa tamamen kapalı olan kulenin zemin katı, Meş­rutiyet dönemine kadar zindan olarak kullanılmıştır.

Giriş katından üst kata ahşap bir merdiven ile çıkılır. Bu kat ovaya bakan parmaklıklı pencereleri, oturma sekileri, do­lapları, alçıdan ocağıyla bir yaşama mekânı olarak düzenlen­miştir. Yanında, sonradan eklendiği anlaşılan kubbeli küçük bir hamam vardır.

Oda dolaplarının arkasından dolanan ve sonradan inşa edildiği anlaşılan kar gir bir merdiven, halen ahşap bir çatı ile örtülü bulunan ancak özgün bir şekilde olan teras dama çıkar. Terasın köşelerindeki çıkma kuleciklere açılan çok sayıda menfez, hem geniş bir gözetleme açısı sağlıyor hem de her yöne ateş edebilme kolaylığı getiriyordu. Bir çıkma mazgal, giriş kapısını zorlayanların üzerine kızgın su akıtmaya yarı­yordu.

Bu yapı özellikleri ile kule korunma, savunma ve geniş görüş açısı nedeniyle gözetleme amacıyla kullanılmaktaydı.

Konağın kuruluş düzeni, yapımı ve bağlı birimleri ile ilk çağdan bu yana sürekli olarak iskân edilmiş olan Arpaz'ın geçmişine sıkıca bağlıdır. Bu iskân sürekliliğinin başlıca ne­deni, yerleşmenin son derece verimli bir ovanın kıyısında ku­rulmuş olmasından ileri gelir. Bu kulenin yapılış tarihi kesin olarak belirlenmiş değildir. Ancak II. Mahmut döneminde Ro­dos'a ıslahata gönderilen Hacı Hasan Bey, Rodos'tan dö­nüşünde 20 kadar usta getirmiş ve bu yıllarda bu kulenin onarıldığı sanılmaktadır. Onarımı yapan ustaların Rodos'tan gel­miş olmaları kulenin modern havasından anlaşılır. Gerçektende, köşe kuleleriyle bu yapı Rodos'taki St. Jean şövalyelerinin kalesindeki Naillac kulesini andırmaktadır.

Anadolu'nun tarihinde ölü zamanlar olmadığını bir kez daha anımsatan Arpaz Beyler Konağı Batı Anadolu'nun yer­leşim tarihindeki sürekliliğin bir belgesidir.

 

                                                                               

                                                                  Arpaz Kulesi ve Beyler Konağından bir görüntü

 

                                       ANKARA PALAS OTELİ

İstasyon Meydanında yer alan Ankara Palas Oteli, bodrum, zemin ve birinci kat olmak üzere üç katlı, ahşap kır­ma çatılı, üzeri yerli kiremitle örtülü, kar gir olarak inşa edilmiştir. Giriş İstasyon Meydanı (Güney) yönünden sağla­nır. Kuzeyinde, ortada küçük bir havuz bulunan bahçe yer almaktadır. Bahçeye giriş güneydeki esas girişin tam karşısına düşen bahçe kapısı ile sağlanmaktadır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan ve bu özellikleri ta­şıyan yapının;

Ön Cephe: Yatay, dışa taşkın iki kat silmesi ile üç kata ayrılmış olup, bodrumla zemin katı ayıran düz zeminle birinci katı ayıran silme ise üç kademelidir. Tam ortada yer alan giri­şin iki yanındaki ve çatıya kadar uzanan plasterler cepheyi dikine üçe bölmektedir. Zemin kattan girişi sağlayan kapı esas itibariyle dikdörtgen şekilli ve iki kapı kanatlıdır. Giriş, yapıyı simetrik yapacak şekilde ikiye ayırmaktadır. Bodrum kat pencereleri düz taşkın silmeli, zemin ve birinci kat pencereleri ise sivri kemer silmelidir. Birinci katta giriş kapısı üzerinde küçük balkon ve balkon kapısı vardır. Altında ise halen kul­lanılmakta olan dükkânlar vardır.

Arka Cephe; Ön cephe düzenlemesi ile büyük benzerlik göstermektedir. Ancak buradaki pencere kemerleri yuvarlak olup, bahçeye çıkışı sağlayan kapı kemeri ise basıktır.

Taşkın Saçak Altı: Dört yanda da dikdörtgen bölümlere ayrılmış olup, dikdörtgen çıtalarla balık kılçığı yapacak şekilde düzenlenmiştir.

•; Yapının İç Düzeni: Zemin ve birinci kat haçvari planlı olup, doğu-batı yönündeki yan hollerde karşılıklı odalar mevcuttur. Kuzey-Güney yönündeki ana holde ise hol ve birinci kata çıkışı sağlayan merdiven yerleştirilmiştir. Zemin kattan birinci kata çıkışı sağlayan merdiven çift yönlü başlayıp, mer­diven sahanlığında birleşerek tek yönlü olarak birinci kata ulaşmaktadır.

Duvarlarda herhangi bir süsleyici unsur olmayıp ba­danalıdır. Kapı ve pencere doğramaları ile tavan ve döşemeler ahşaptır. Tavanda tavan göbekleri mevcut olup biri dama mo­tifli, diğerleri ise yıldız motifli, zemin katta girişin iki yanın­daki kapıların üzerinde de alçıdan bitkisel motifli kabartma süslemeler mevcuttur. Bu bina korunması gerekli kültür ve tabiat varlığı olarak kabul edilerek tescil edilmiştir.

 

                                                                   

 

                                              Ankara Palas Otelinin bugünkü halinden bir görüntü

 

                                                                 DOKUZUN HAMAMI

Nazilli İlçesi Altıntaş Mahallesi Koca Camii'nin doğu­sunda bulunan sokak içindedir. Halk arasında "Dokuzun Hamamı" olarak bilinen hamamın; banisi (yaptıran), mimarı ve ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Batı-Doğu yönünde uzanan dikdörtgen biçimli, kar gir ve geleneksel Türk Hama­mı planlı olan hamamın Camekân bölümü tamamen yıkıldığı için herhangi bir şey söylemek mümkün değildir. Soğukluk, iki kubbeli olup kuzey kubbe ve bu bölümün güney duvarı ve bu duvara bitişik tuvaletler yıkılmıştır. Sıcaklık kısmı ise; yanlarda tonoz, ortada yuvarlak kemerler üzerine sekizgen bir kasnağa oturan bir kubbeyle örtülü olup, yine bu bölümün kubbeye kadar olan güney tarafı yıkılmıştır. Kare biçimli göbek taşı kaldırılmıştır. Kare planlı iki halvet odasının yine sekizgen kasnaklı kubbelerinden kuzey kubbe kasnağa kadar, öteki kubbe güney duvarıyla birlikte tamamen alınmıştır. Dik­dörtgen biçimli beşik tonozlu su deposunun kuzeyde kalan çok az bir parçasıyla tamamen yıkıldığı, külhanın ise gö­rünürde hiçbir izi kalmamıştır. Hamamda kubbelere geçişler basit ve kaba çizgilerle sağlanmıştır.

Osmanlı Mimarisi (18 Yüzyıl) Dokuzun Hamamı


 

18. yüzyıl sonlarına tarihlenebilen hamam, Nazilli'de Osmanlı döneminden günümüze kadar gelen tek hamam örneği olup, bu yapı da taşınmaz kültür varlıklarımız arasında yer almaktadır                                                                 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                           ANTİK KENTLER

Nazilli, Orta Menderes'teki antik kentlerin ortasında yer alır; 15km. Batısında Nysa (Sultanhisar), 11km. Güneyinde Bergama Kralı ile Selevkoslar'ın İ.Ö. 229'da Akçay (Arpasos) çayı kıyısında savaştıkları Arpasos-Harpasa ve bu kentin hemen 5km. Güneyindeki Neapolis (Yazı kent), 15km. güney­doğusunda Antiochia (Başaran), 20km. Kuzey-doğusunda Briula (Kayran), 3km. Doğusunda adını bugüne kadar koru­muş ve Menderes Ovasında tek para basılan kent olan Mas-taura (Mastavra-Boz yurt) Nazilli dolaylarındaki Lidya ve Karya yerleşim alanlarıdır. Afrodisias (Geyre-Karacasu) Laodikya (Denizli), Hierapolis (Pamukkale), Tralles (Aydın), Magnesia (Ortaklar), Ephesus (Efes-Selçuk) orta uzaklıkta yer alan Lidya ve Karya kentleridir.

Lidyalılar köken olarak, bugünkü Fransa-Almanya do­laylarından gelerek M.Ö. 3500 yıllarında Nazilli- Manisa-Alaşehir- Salihli dolaylarına yerleşmişlerdir. Karyalılar ise Girit'ten gelen göçmenlerdir ve Hitit soyundandırlar. Aydın, Denizli, Muğla kesimlerine daha çok Menderes'in güneyine yerleşmişlerdir.

Bu genel tanımlamayı yaptıktan sonra Nazilli ilçe sınır­ları içinde yer alan Mastavra ve Harpasa kentlerini tanıyalım.

                                                                      HARPASA-ARPAZ

Latince de Harpasa olarak yazılan ve aslının Luwi ya da onun ardılı Kari a dilinden geldiği düşünülen Arpasa, bugün Aydın ili Nazilli ilçesine bağlı eski adı Arpaz ve yeni adı Esen-köy yakınındaki bir ilk çağ kentidir. Bu antik kentin, yakın­larında bugün Akçay olarak adlandırılan ve Karia döneminde Arpasoz/ Harpa sus adına sahip bir akarsu bulanmaktadır. Harpasa kentinin Roma döneminde bastığı bazı paralar üze­rinde ırmak 'tanrısı Arpassos'u canlandıran kabartmaların da bulunması kentin kenarında ki akarsuyun kent yaşamı için ne derece önemli olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Kentin tarihin deki en önemli olaylardan biri I.O. 229 ya da 228 yılında Bergama Krallık ordusu ile Selevkos'ların çayın kıyısında yaptıkları savaştır. Ve savaşı Bergama Kırallık ordusu kazan­dıktan sonra çay da tarihsel bir öneme kavuşmuştur. Arpasa sözcüğü açılır ve anlamı araştırılırsa; onun Arpa-(A) ssa' dan geldiği ortaya çıkacaktır. Bu sözcük de akarsu kenti anlamına gelmektedir. Arpa sözcüğü incelendiğinde bu sözcüğün Luwi dili ya da onun ardılı dillerin konuşulduğu yörelerde akarsu ile bağlantılı birçok tarihsel ad içinde bulunduğu görülmektedir. Böylece bu sözcüğün akarsu, ırmak, çay, su, dere gibi anlam­lar taşıdığı düşünülmelidir. Arpa'nın sonunda ki PA'nın su an­lamına geldiği zaten bilinmektedir. Ayrıca Hint-Avrupa dil grubunda Arakma, akıntı gibi anlamlar taşımaktadır. Ayrıca Hitit'çe de Arra sözcüğünün sulamak olduğu da bilinmektedir. Günümüzde Fransızca1 da da Arroser aynı anlam taşımaktadır. Yine Ermenicede Aru da akarsu anlamına gelmektedir. Bu benzerlikler ışığında sözcüğün akarsu anlamına geldiği ra­hatça söylenebilir. Assa sözcüğünün ise, Luwi dilinde ya da ardılı İ.O. 1. bin yıl Anadolu dillerinden gelme pek çok yer­leşim adında Asa/ Assa biçiminde sözcüklerin bitişinde kul­lanıldığı görülmektedir. Bu sözcüğün yerleşim anlamını taşı­dığı sanılmaktadır. Sözcüğün bir diğer çeşitlemesi ise, İssa'dır. Sözcük Helenler döneminde Assos ya da İssos biçiminde kullanılmış ve Helen döneminden kalma birçok kent adının bitişinde bu sözcüklere rastlanmaktadır. Örneğin: Halikarnas sos, Adrassos, Pedasos gibi. Böylece assos, ssos biçiminde bi­ten kent adlarının öz biçiminin assa olduğu sonucu da güçlen­mektedir. Ayrıca Hititçede iskân etmek, yerleşmek anlamına gelen Asas fiilinin bulunması da Asa/ Assa'nın Luwi dilinde yerleşim anlamına geldiğini daha da güçlendirmektedir. Asa-Assa ile biten tarihsel coğrafya adları (Helence-Assos)- kenti anlamına gelmektedir. Böylece Arpasa'nın akarsu kenti anla­mını taşıdığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu adların sonunu oluşturan Asa/ Assa ya da Assos bitişleri Türkçede- sun ya da sın biçimini almıştır. Helen ağzının değiştirmediği- sa bitişleri ise Türk ağzında çoğu kez son a'sını yitirmiş hatta bazen a'yı yitirdikten sonra s'si de z biçimini aldığı görülmektedir. Ar­pasa'nın Arpaz olması gibi.

 

                                                        MASTAURA-BOZYURT

Mastaura Antik Kenti, Nazilli ilçesi Bozyurt Köyü sınırlan içinde Menderes Nehri'nin kuzeyinde ve Nysa Antik kenti yakınlarında bulunmaktadır. Kent Bozyurt Köyü'nün 1km kuzeyinde, doğu ve batısı yüksek tepelerle çevrili, ortasından Mastaura (Krizoroas) deresinin geçtiği dar vadinin kuzeyinde yer alan küçük bir antik yerleşmedir. Bu dere Hellen dilinde "Altın Kılıçlı Dere" anlamına gelmekteydi.

Mastaura Luwi dilinde" Ana Tanrıçanın Ulu Akarsuyu" anlamına gelmektedir. Açık biçimi M(a)asta-ura'dır. Burada ki Ma: Luwi/Pelasgos dilinde "ana" anlamına gelmektedir ve Ama sözcüğünün baştaki A harfi olmadan kullanılan bir biçimidir. Bu sözcük ana tanrıçayı betimler ve Anadolu'da birçok tarihsel ad içinde bulunur. AMA sözcüğü Luwi dilinde anni, Hitit dilinde anna ile aynı karşılığa sahiptir ve günümüz Anadolu'sunda bu sözcük anne ya da ana biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Luwi /Pelasgos dilinde asta yada diğer kullanım biçimleri olan astra, ista, istra sözcükleri akıntı anlamına gelmektedir. Bu sözcükler burada bir dere, çay ya da ırmağın olduğunu belirtmektedir.

Ura sözcüğü ise Luwi dilinde büyük, ulu, yüce anlamını taşımaktadır. Bu sözcük adlarının önüne ve arkasına gelerek kullanılmaktadır. Böylece Mastaura sözcüğünün Luwi /Pelasgos dilinde olduğu, buranın ilk yerli halkının da öncelikle bunlar olması gerektiği düşünülebilir.

Bu olgu kentin oldukça eski bir tarihe sahip olabileceğine işaret etmektedir. Lydia'daki ilk çağ kenti Mastaura Plini us 'ta, Hierokles'te ve Byzantion'lu Stephanos'ta anılmaktadır. Bu günde görülebileceği gibi Masataura bir akarsuyun yanında bulunmaktadır.

Strabon, Orthosıa ile birlikte Mastaura'dan da söz etmektedir. Hıristiyanlık döneminde piskoposluk merkezi olan kent Ephesos ve Khalkedon konsillerine katılmıştır.

Kentte görülebilen yapı kalıntılarından tiyatro şehrin kuzeybatısında yer alır. İki kademeli kemerli teras ile oluşturulmuş sahne binası kısmen korunmuştur. Tiyatronun orkestra kısmı zeytin ağaçlarıyla kaplıdır. Kavea kısmı tamamen tahrip olmuştur. Ayrıca kentte birçok yapı kalıntısı bulunmaktadır.

Ören yerinin güneydoğusunda kentin nekropolü (mezarlık) yer almaktadır. Çok tahrip olmuş mezar yapılan tamamen orman ve çalılıklarla kaplanmıştır.

Bu kent Ephesos'u (Efes) Celenaea'ya bağlayan ticaret yolu üzerinde olup, sikke basma ayrıcalığına sahipti. Ancak kent depremler ve veba salgını nedeniyle harap olmuş ve terkedilmiştir.

                                           KESTEL

Kestel Köyü, kendi adını taşıyan dar bir boğazın ağzındadır. Yanından Kestel Çayı akar. Yakın tarihlere kadar Nazilli İlçesinin adına (Kestel maaNazilli) kazası denildiğini çeşitli belgelerden öğrenmekteyiz. Burası Lidya, İyonya, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerini yaşamıştır. Selçuklular devrinde Kestel'in coğrafi konumu itibariyle önemli bir durumda olduğu bilinmektedir.

Alaşehir'e kadar uzanan kapalı bir dere yolu bu iki bölge arasında çok önemli bir geçit olmuştur. 1189'da bir haçlı ordusu ile Laodikya'ya ( Denizli ) giden Alman İmparatoru Frederikilel210'da

Gıyaseddin Keyhusrev'le savaş yapan Bizans İmparatoru Theodor Laskaris bu yolu takip etmiştir. Köyün içinde ve yakınlarında Bizans Döneminden kalma hamam ve duvar yıkıntıları halen ayakta durmaktadır.

1333 yılında tanınmış Arap gezgini İbni Batuta'da buraya gelerek incelemelerde bulunmuştur. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman Rodos Seferi sırasında orduların Alaşehir ^üzerinden gidiş ve dönüşünde Kestel Boğazını kullanmıştır.

Kestel Köyü Camisi eski Bizans Kilisesinden camiye çevrilmiştir.

 

                                             NAZİLLİ'DE TARIM

Arazi varlığı, coğrafi konumu, iklim koşullan, su kay­naklan ve toprak yapısının uygunluğu Nazilli'de tarım ürün­leri ve bitkiler açısından büyük bir çeşitlilik ve zenginlik gös­terir.

Öyle ki özel iklim koşulları gerektiren çay, muz vb. bir­kaç bitkinin dışında Türkiye'de yetişen bütün bitkiler Na­zilli'de üretilir.

Tahıl

a) Buğday: Buğday üretimi ilçemizde her geçen gün artmaktadır. Buğday üretimi ile beraber arpa ve çavdar üre­timi de devamlı bir artış göstermektedir.

Ayrıca buğday tarladan kaldırıldıktan sonra ikinci ürün olarak mı sır üretim i yapılmaktadır. 1000 hektarda 4000 ton

 Pamuk: Nazili pamuk üretimi olarak Türkiye'de çok büyük bir potansiyele sahiptir. Tekstil sanayimizin hammad­desi ve birinci derecede dış satım ürünlerimizden olan pamuk, bölgemizde birçok ailenin geçim kaynağıdır. Nazilli'de üreti­len pamuk elyaf kalitesi açısından dünyada en kaliteli olan-larındandır.

Pamuktan üretilen elyaf, tekstil ve diğer sanayii dalla­rında kullanılmakla beraber pamuğun çekirdeğinden yağ çıkarılır, küspesinden ise hayvan yemi ol arak yararlanıl ir.

1934 yılında kurulan Nazilli Pamuk Araştırma Enstitü­sü pamuk konusunda bilimsel araştırmalar yaparak hem daha kaliteli pamuk üretilmesine hem de pamuk çekirdeği üreti­miyle verimin daha fazla olmasında büyük katkısı vardır.

Enstitünün yaptığı araştırmalar sonucunda ortaya çı­kardığı Nazilli–84, Nazilli–143, M–503 tipi pamuk üretimi ya­pılan diğer bölgelere de gönderilerek daha fazla verim alın­ması hedeflenmektedir. İlçemizde 8.300 hektarda toplam 27.350 ton pamuk üretimi yapılmaktadır.

c)     Tütün: İlçemiz sınırları içinde tütün üretimi de yapılmaktadır. Ege tütünü diye de adlandırılan bu tütünler kumlu, killi, demir ve potas yüklü arazilerde yetiştirilir. İlçemizde diğer sanayii ürünlerine oranla bu üretim çok az yer tutmaktadır.

d)   Zeytin: Aydın ili Türkiye'de en fazla zeytin ağacına sahip olan illerin arasındadır. İlçemizde zeytincilik özellikle dağ yamaçlarında çok miktarda yapılmasına rağmen üretim ve verim oldukça düşüktür. Bunun nedenleri sulama, gübre­leme ve budama faaliyetlerinin yeterli olmamasından kaynaklanmaktadır. Hastalık ve haşerelerle yeterli mücadele edilme­mesi develimin düşmesine neden olmaktadır.

İlçemizde en çok domat, memecik türleri yetiştirilir. Ancak son yıllarda ince kabuklu küçük çekirdekli sofralık zeytin türü olan manzalina yetiştirilmesine ağırlık verilmiştir. Sofralık zeytin az, zeytinyağı fazladır. İlçemizde 5454 hektarda 2000 ton üretim yapılmıştır.  

e) Diğer sanayii bitkileri: Nazilli'de ayçiçeği, susam, patates, yerfıstığı ve kestane de yetiştirilmektedir. Özellikle Aydın ilindeki kestane üretimi Nazilli'nin yüksek kesimle­ rinde yoğunlaşmıştır. Kestane genellikle iç piyasaya Nazil­li'den gönderilmektedir. Baklagiller de üretilmekte ancak her geçen gün diğer ürünlerin ekonomik getirilerinin artması üze­rine azalmaktadır. Türkiye'nin meyankökü üretiminin % 80'i Menderes Havzasından karşılanmaktadır. Bu nedenle Meyan kökü ilçemizde çok eski zamanlardan beri üretilmektedir. Me­yan kökü kaynatılarak çok tatlı ve kıvamlı bir sıvı elde edilir. Özellikle sigara kâğıdının yapıştırılmasında, boya üretiminde ve bazı tıbbi karışımlarda kullanılır.

                                                           MEYAN KÖKÜ

Türkiye' de meyan kökü orta Anadolu hariç her bölgede çok miktarda bulunur. Ancak Büyük Menderes Havzası Tür­kiye' deki üretimin % 81' ini oluşturur. Çiğneme ve sarma tütününün işlenmesinde, şeker sana­yii ve bira benzeri içkiler yapımında kullanılan meyan balı için 1850'li yıllarda Avrupa ve İngiltere ülkelerinde büyük Pazar vardı. Köylüler meyan bitkisini tarlaları için zararlı saydıkları için İngiliz şirketlerinden Mac Andrews ve Forbes şirketi 1854 yılında Aydın' da ve Nazilli' de birer fabrika aça­rak bu bitkiyi değerlendirme yoluna gittiler.

Toprak sahipleriyle yapılan anlaşmalar gereğince, ya toprak sahipleri kendileri meyan köklerini toplayıp şirkete teslim ediyorlar ya da şirketin tuttuğu paralı işçiler çalışarak kökleri topraktan çıkartıp depolara teslim ediyorlardı. Böy­lece toprağı kazmak için bir kürek ve depolara taşımak için bir çuval edinen herkes şirket için çalışabiliyordu.

Osmanlı Hükümeti 1879 yılında meyan balı ihracatın­dan alınan vergiyi kaldırınca Forbes şirketi çok gelişti ve yeni fabrikalar açtı. Şirket bu fabrikaların yakıt ihtiyaçlarını ise Nazilli (Hasköy) linyit işletmesinden karşılıyordu.

Forbes şirketi her sene kasımdan Nisan ayına kadar 3-5 milyon kilo meyan kökü alır ve diğer aylarda meyan kökü sökülmezdi. Bu ürün özel olarak ekilmez sürülmüş tarlalarda

Tabii olarak bulunur.

Nazilli ve çevresinde senelik meyan balı üretimi 1896-1897'de 3,5 milyon kilo, 1907'de 1,5 milyon kilo, 1924'de 1 milyon kilo, 1925'de 2 467 723 kilo, 19261 da 4 milyon kilo, 1927'de ise 2 milyon kilodur.

Mac Andrews ve Forbes şirketi zaman içerisinde Alman ve Amerikan şirketleri karşısında gücünü yitirmiş ve 1927'de Nazilli'de ki meyan kökü Fransız Şark Sanayii şirketleri tara­fından işlenmiş ve piyasaya sürülmüştür.

                                                               MEYVECİLİK

Iklım, su ve toprak etmenlerinin çok uygun koşullarda olmasından dolayı ilçemizde değişik türlerde meyve ye­tiştirilmektedir.

 a)incir: Aydın ili ve ilçelerine özgü bir meyve olan in­cir, ilin simgesi haline gelmiştir. Yerel olarak yemiş de denilen incirin antik ve egzotik bir yapısı vardır. Eski çağlardan beri incir ve incir yaprağı gücün ve barışın simgesi olmuş ve kutsal niteliğini korumuştur.

Yöremizde yetiştirilen incirin özelliklerine başka böl­gelerde rastlanmamaktadır. İlçenin havasının uygunluğu, ru-tubetin ve rüzgârın istenilen düzeyde olması incirin olgunlaş­masını ve niteliğinin yüksek olmasını sağlamaktadır. İncirler nitelik itibariyle Sarılop, Göklop, Sofralık, Bardacık ve Kara-yaprak gibi çeşitlere ayrılır. Bunlardan Sarılop ve Göklop türleri özellikle kurutmaya elverişlidir Kurutulan incirlerin iri. Sarı, lekesiz ve yarasız olanlarına "süzme" aynı nitelikte oldukları halde biraz küçük olanlarına "elleme", renkçe es­mer, yarık, lekeli ve daha küçük olanlarına ise "naturel" denir.

Anlatılan niteliklere uymayan ve genelde yenmeyen di­ğer inciri ere de "hurda" adı verilir ve bunlar ispirto üretiminde kullanılır.

İncirin kurutulduktan sonra kurtlanmasını önlemek için fümigasyon yani ilaçlama gereklidir.

Zengin mineral ve vitamin içermesi, şekerinin doğru­dan kana geçmesi özelliklerinden dolayı hazır bir enerji kay­nağıdır. Ayrıca hazmı kolaylaştırıcı, bağırsak düzenleyici ve kabızlığı önleyici özellikleri olan incir ilçemizde 8700 hek­tarda 9500 ton ( kuru ) üretilmiştir.

     b)Üzüm: İncir üretiminden sonra ilçemizde üzüm üretimi de oldukça ileri düzeye gelmiştir. Gemre, Salman ve Sultaniye gibi çeşitleri vardır. Özellikle Sultaniye cinsi ihracata dönük olarak yetiştirilmektedir.435 hektar 5000 ton.                                             

c)Portakal-Liınon-Mandalina(turunçgiller) : Turunç­giller de ilçemizin önemli gelir kaynaklarındandır. Son yıl­larda Menderes Ovasında pamuk tarlalarının yerine portakal-mandalina fidanları dikilerek üretim artışı sağlanmıştır. En çok Washington portakalı ile kinin adı verilen mandalina cinsi üretilir. Toplam olarak 1328 hektarda 9200 ton üretim ya­pılmıştır.

d)-Elma-Çilek-şeftali-Kiraz-Erik: Elma, genellikle Nazilli'nin dağlık bölgelerinde uygun gelişme ortamı bul­duğundan her geçen gün üretimi artmaktadır. Son yıllarda çi­lek ve şeftali üretimi gerek iç ve gerekse dış piyasalarda geniş talep patlaması nedeniyle bu iki ürün de çok miktarda üretil­meye başlanmıştır. Kiraz ve erik gibi meyvelerde de üretim ar­tışı gözlenmektedir.

                                                              SEBZECİLİK

İlçemizde doğa koşullarının uygun olması ileri tarım teknolojisi uygulanarak ve üretimde yeterli girdiler kullanıl­dığından ileri düzeyde sebzecilik yapılmaktadır. Son yıllarda seracılık (örtü altı sebzecilik) çok uygunlaşmıştır. Bu suretle zamanından önce sebze üretilip iç ve dış piyasalara sunul­maktadır. Bu da gelirin üst düzeylere çıkmasına neden ol­maktadır.

Nazilli'de 3500 hektardan 86.814 ton sebze üretimi ya­pılmaktadır. Örtü altı sebzecilik de ise; plastik seralarda 31 hektarda 3000 ton, cam seralarda 1,5 hektarda 300 ton üretim yapılmıştır.

En çok üretilen sebzeler ise patlıcan, biber, domates, sa­latalık, bakla ve maruldur. Sonuç olarak ilçemizde 1999 yılı­nın verilerine göre; Ekili-dikili (kültür) arazi varlığı 34.800hektar olup bunun % 63 'ü kuru, % 37'si sulu tarımdır. Hayvan varlığı ise; 20.500 büyükbaş, 19.750 küçükbaş, 3420 tek tır­naklı, 85.600 kanatlı, 3650 fenni kovan, 300 yerli kovan bu­lunmaktadır. Hayvansal üretim ise; 1075 ton et, 25.000 ton süt, 77 ton bal, 12.300.000 adet yumurtadır.

Yukarıda anlatmaya çalıştığımız doğal zenginlikleriyle Nazilli'nin yüzyıllardır neden tercih edildiği anlaşılmaktadır.

                        DEVE GÜREŞLERİNİN YAPILDIĞI ATMOSFER

Aydın yöresinde yapılan deve güreşlerini atmosferi iz­lenmeye ve yaşanmaya değer bir bayram yeri özellikleri gös­termektedir. Deve güreşlerinin yapıldığı kış aylarında ekono­mik faaliyetler minimuma indiği için izleyici bulmak kolay­dır. Güreş alanı çevresi kamyon ve traktörlerle çevrelenir. Bu kamyon ve traktörlerden yapay bir tribün oluşturulur. Evinde mangalım, etini, içeceğini alan aile ya da aile gurupları bu kamyon ve traktörlerin üzerinde hem yer içer hem de güreşleri izlerler.

          Güreş izlemeye kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç birlikte gelinmektedir. Kaçgöç yoktur. Güreş alanında alkollü içkiler de tüketilmektedir. Ayrıca güreş alanını çevreleyen kamyon ve traktörlerin dış çemberinde o gün için kurulan içkili lokan­talar, seyyar satıcılar v.b. kişilerden oluşan bir alışveriş ağı ve etkileşim doğmaktadır.     Gençlerin daha ayrı yerlerde içki masalarına oturduk ları, büyüklerin ve babaların ise onları görmezlikten gelerek hoş karşıladıkları gözlenmektedir. Genelde bir sevinç, hoş­görü ve iyimserlik havası ile çevre, güreşle birlikte bir şölen alanını andırmaktadır. İzleyici ve ailelerin büyük bir kısmı da yakın ilçe, bucak ve köylerin sakinlerinden oluşmaktadır. Hiç kuşkusuz çok uzaklardan hatta dışından gelen meraklılar davardır.

Deve güreşleri aracılığıyla yöre halkı için genele göre daha yüksek bir iletişim ve etkileşim biçimi oluşarak ekono­mik ve sosyal faaliyetler büyük bir canlılık kazanmaktadır. Bu güreşlerde elde edilen kazançların büyük bir kısmı yol, okul, cami yapımı ve benzeri hayır işlerine harcanmaktadır.

    

                                       DEVE GÜREŞLERİNİN TURİSTİK YÖNÜ

               Deve güreşlerinin ülke turizmi açısından çekici bir yönü bulunup bulunmadığı tartışma konusudur. Bir yana da deve güreşlerinin hayvanlara bir eziyet olduğu, onların yaşamlarını sınırladığı ve zorlaştırdığı doğal eğilimlerinin engellendiği, doğa ve çevre bilimcilerle hayvanların koruma dernekleri ta­rafından ileri sürülürken, diğer yandan bu güreşlerin batılı turistlere orijinal ve egzotik görüntüler sunarak onların ilgisi­ni çektiği ve ülke turizmine katkıda bulunduğu söylenmek­tedir.

          İleri sürülen her iki görüşte de biraz abartma vardır. De­velere eziyet, işkence bir tarafa deve sahipleri onları büyük bir özenle beslemekte ve benzemektedir. Son yıllarda artık zarar verici, öldüresiye, hatta yaralayıcı ve sakat bırakıcı deve gü­reşleri mevcut değildir. Zaten develerin ağzı bağlanmakta, gü­reşin tehlike yaratacağı sezildiği anda develer güreşten alıko­nulmaktadır. Çevrecilerin kuşkuları yersizdir.

Şurası doğrudur. Aydın ve Ege'nin diğer yörelerinde deve güreşleri, bizim feodal kültürümüzün renkli ve seyirlik yönü ön planda olan bir parçasıdır. Turist çekebilmek için bu güreşlerin doğru, egzotik, fakat estetik yönüyle tanıtılması gerekir.

 

                                                             ÖZET VE SONUÇ

Aydın yöresinde, tarihsel gelişim çizgisi içinde ekono­mik işlevlerine bağlı olarak deve beslenmiş, bir yandan gö­çebe Yörük kültürünün, öbür yandan ticari tarımsal üretimin uzak pazarlara aktarılmasının bir yan ürünü ve toplumsal yönü olarak son iki yüz yıldan beri deve güreşleri yapıla-gelmiştir.

         Cumhuriyet döneminin başlaması ve kentleşme ile bir­likte deve güreşlerinin organizasyonu giderek bir reklam ve prestij aracına dönüşmüştür. Siyasi kimlikli feodal bireyler ön plana çıkmışlardır.

Deve güreşleri yöre halkı açısından monoton feodal yaşam akışını değiştiren, kadın-erkek, yaşlı-genç herkesin katıldığı bir eğlence biçimi olagelmiştir. Zengin feodal beyler içinse aralarında, halk önünde güç gösterisinde bulunma ve rekabet etme şansı doğmuştur. Devesi güreşte galip gelen ve ünlenen kişilerin kendileri de ünlenmiş ve prestij elde etmiş­lerdir.

        Güreşen develerin üretimi oldukça zorlaşmıştır. Özel­likle İran'dan sağlanan develere takviye edilmekte ve sayılan giderek azalmaktadır. Önümüzdeki 30–40 yıl içinde belki de hiç güreşen deve kalmayabilir.

Deve güreşleri maddi ve manevi kültürümüzün bir par­çası olarak hem birçok deve donanımlarının üretilmesine hem de birçok deyim ve atasözü söylenmesine neden olmuştur. Gelirleri de toplumsal amaçlı olarak harcanmakta ve yaşam standardının artışına katkı yapmaktadır. Deve güreşlerinin yapıldığı alanlar yoğun bir sosyal ve ekonomik faaliyetlere konu olmakta büyük bir toplumsal hareketlilik ve etkileşim yaşanmaktadır. Deve güreşlerinin seyirlik ve egzotik karakteri, eğer doğru mesaj verilirse turizme olumlu katkılar sağlayabilir. Ancak deve güreşleri aracılığıyla hayvanlara eziyet edildiği propagandasındaki gerçek dişiliği iyi vurgulamak lazımdır.

           Deve güreşleri geleneksel olarak uzun yıllardan beri Nazilli' de çok canlı bir şekilde sürdürülmektedir. Her yılın Şubat ayının ikinci Pazar günü gerçekleştirilmektedir. Deve güreşleri, tek hörgüçlü dişi yoz develerle "Buhur" adı verilen çift hörgüçlü erkek develerin çiftleşmesinden meydana gelen ve "Tülü" adı verilen erkek develer arasında yapılır. Bunlar güreş develeridir. Deve güreşleri geleneği daha çok kırsal kesimde sürdürülmektedir. Köylüler, güreşlerde yöreye has körüklü deri çizme, külot pantolon ve altı köşeli şapka giyip, bu şapka "Poşu " denilen Buldan işi bir örtü ile omuza özel bir biçimde bağlanır. Güreş alanının dışında da ayrı bir eğlence vardır. Davullar, zurnalar eşliğinde yenilir, içilir ve mahalli oyunlar oynanır.

 

                                                                     1953'de ressam ve şair Bedri Rahmi Eyüp oğlu

Nazil­li'ye gelmiş ve bu şehirde gördüklerini ve gözlemlediklerini şiirsel bir dille anlatmıştır. Gelin bakalım o yıllardaki şirin Na­zilli'ye:

........" altı saat içinde altı lunaparktan geçtik. Beyazı­na karıştı gözümün karası. Nazilli'ye geldik gece yarısı. Bir de ne görelim şehir baştanbaşa neon ışıklar içinde. Nazilli dediğin nedir ki? Anadolu'da küçük bir kaza değil mi? Gecenin on ikisinde ışık, elektrik ışığı içinde yüzen bir Ana­dolu kasabasını görmek insanı nasıl sevindirmez? Beya­zıt'tan Edirnekapı'ya kadar uzanan geniş yolun bir kena­rında floresan dedikleri ışık çubukları sıralanmış. Toparlak ampuller değil de yarım metrelik çubuklar. Nazilli'nin iki yakasını bir araya getiren bir ışık fermuarı ta basma fabri­kasına kadar uzanmış. Sarı yerine, hafif yeşilimtırak bir ışık. Bu ışığın altında yürüdük. Gayet nazik bir memur, belediye memuru mu, polis mi pek anlayamadım; küçük bir çocuğa

Seslendi:

       Misafirleri Gıdı Gıdı 'ya kadar götür, dedi. Evvela bir mahalle, bir semt adı sandım. Sonra bir şoför, bir arabacı olabilir dedim. Gıdı gıdı dedikleri bir kü­çük, bir maskara dekovil treni imiş. Belli saatlerde işçileri

Fabrikaya taşırmış.

Gıdı gıdıya daha çok var, dediler. Şuradaki bir muhal­lebici dükkânında otobüsü beklersiniz.

Bu saatte açık dükkân! Ya gıdı gıdıya ne buyurulur? Bir kedim olsa adını muhakkak gıdı gıdı koyardım.

Muhallebici dükkânı tertemiz. Onunda ışıkları neon! .... Bir kaç adım ötede aynı ışıklara donanmış derli toplu bir kaç otel sıralanmış. Burası, kaza değil vilayet merkezi, diyo­rum. Burasını bu hale fabrika soktu, diyorlar.

Dükkân önünde bir otobüs duruyor. İçinden bir sürü işçi çıkıyor çoğu kadın. Birkaç erkek var. Fabrikadan dönüyorlarmış. Gece postası. Pek yorgun görünmüyorlar, ama kına gecesinden dönmedikleri de belli. Telaşsız adımlarla sokaklara dalıyorlar. Çoğu siyah gömlek üstüne beyaz bir başörtüsü sallandırmış.

  ......Geniş yollar, ışıklı yollar, ışıklı oteller, gece yarısı açık dükkanlar, dizi dizi okaliptüs ağaçları

Kışın kapıya dayandığı bir mevsimde olduğumuz hal­de Pazaryerindeki sebze çeşidi de insanı şaşırtıyor. Çürük boyalarla boyanmış olduğu halde insanın canını gözünden taşıran birkaç kilim; tadına doyulmayan heybeler, büyük bir sabır ve sevgi ile örülmüş üçgen biçiminde yazma oyaları gördüm. Öteye beriye serilmiş testiler arasında, eski Yunan testilerini andıranlar vardı. Üstlerine karalanan nakışların pek tadını çıkaramadım. 

         Nazilli pazarından çıkarken 16 senedir fabrikada çalı­şan bir genç, Şu yolu görüyor musunuz dedi, Her sene ba­harda buraya evlenecek çağa gelmiş bütün Nazillili gençler gelirler. Kızlar yolun bir yanma, delikanlılar ötekine sırala­nırlar. Gençler burada alacakları eşi seçerler. Ama burada kızlar çok pahalıdır. Evlenen adam kolay kolay iki yakasını bir araya getiremez. Kızın bütün sülalesine hatırı sayılır hediye­ler sunmak şarttır.

     Şu gördüğünüz arsaların fiyatı da İstanbul'daki arsa­ların fiyatları ayarındadır. Şu gördüğünüz yeni inşaat bir si­nema içindir. Öteki modern evlerin hepsi şu son dört beş sene içinde yapılmıştır. Eski evlerin dışarıdan çok kalender görün­düğüne bakma, içleri cennet gibidir. Derli toplu, tertemiz.

Nazilli 'de bisiklet bolluğu göze çarpıyor. Motosikletler ve takma motorlu bisikletler de var. Bisikletlerin çoğu basma fabrikasında çalışan işçilerin olmalı Fabrikanın bir bisiklet garajı vardı. Yol dümdüz olduğu için işçiler bisikleti benim­semişler.

         Fabrikanın Nazilli'ye bağışladığı nimetlerden birisi de bu olmalı. Ne yalan söyleyeyim, sinemada görsem reklâmdır derdim. Bana Anadolu 'da, bir kaza merkezinde işine bisikletle giden beş yüz işçi gördüm deseler, kolay kolay aklım yatmazdı. Fabrikayı gezdikçe işçilere sağlanan imkânları, ko­laylıkları gördükçe şaşırdım kaldım. Sıcak, lezzetli, kuvvetli bir yemek, boyalarla uğraşanlara süt, yoğurt, işçilere mah­sus hastane, kreş, kantin, alabildiğine geniş bir bahçe. Kantinin önünde bir havuz- Havuzun içinde akademi mezunu bir heykeltıraş elinden çıktığını zannettiğim bronz bir heykel. Çıplak bir kadın heykeli, işçilerden birisi yapmış. Fabrika da bronza döktürmüş. Aman Allah 'ım! Akademide bronza değil alçıya bile dökmek nasip olmaz. Bir de gazoz tezgâhı kurmuşlar. Geliri işçilerin spor kulübüne veriliyor. Futbol takımları var. Denizli'de yaptığı maçlarda kimseden geri de kalmamış.

İstanbul'da eşine az rastlanır boyda bir tiyatro salon­ları var. Geçenlerde "Soygun"'u oynamışlar. Şehirde böyle bir salon olmadığı için bazı düğünler burada yapılırmış. Ba­lolar da eksik değil. Benim talihime üst üste iki tane düştü. Fabrika, kuruluşunun 16'ncı yılını iki balo ile kutladı. Biri­sinde fabrika işçileriyle aileleri, ötekinde şehirden gelen da­vetliler yardı. Birisinde yerli oyunlar oynandı, türküler söy­lendi Ötekinde de bol bol dans edildi Her ikisi de sevimli bir hava içerisinde geç vakte kadar uzadı.

Fabrika ailesinin toplantısında hiç görmediğim bir oyun oynandı. Bir taraftan Köroğlu türküsü söyleniyor, or­tada iki kişi bu havaya uygun adımlarla bir koyun yüzü­yorlar.

Koyun dediğin de yere upuzun yatmış kaskatı kesilmiş bir genç. Sıra koyunu yüzmeye geliyor. Adamcağızı paçala­rından bir güzel şişiriyorlar. Seninkisi gayet güzel ölü taklidi yaparken biçarenin paçalarından içeri bir bardak da bira dökmezler mi? O zamana kadar oyunun bütün kısımlarına büyük ustalıkla katlanan genç, yıldırım hızıyla doğruluyor. Bu kötü şakanın hesabını soruyor. Meğer oyun içinde bir başka oyunmuş bu...

Fabrikanın sanatçısı imiş bir genç, mikrofon başında hiç de bayat olmayan espriler döktürüyor. Fabrikanın bül­büllerini birer birer, mikrofon başında şakımaya davet edi­yor. Nazlanmadan geliyorlar. Kimi gazel söylüyor, kimi en son moda caz havalarından birini... Kimi Köroğlu 'na girişi­yor. Kimi harmandalına. Sonra, her sene bu gece çıkarılan Gıdı gıdı adlı balo gazetesi dağıtılıyor. İçerisinde gene fabrikalı çocuklardan birisinin yaptığı karikatürler var. Bu genç kendi başına resme çalışıyor. Duvardaki büyük dekorlar manzara resimleri onun elinden çıkmış. Hiç de küçümsen­meyecek bir istidat. Ne olur fabrika bu çocuğa nakış tahsili için İstanbul'a hatta Avrupa 'ya gönderse.

         Fabrikada anlatmakla bitmeyecek güzel şeyler gör­düm. Bir tek şey gücüme gitti: Ana kapıdan çıkan işçilerin aranması: İki bekçi yolu kesmiş, çıkan işçilerin üstlerini başlarını arıyorlar. Fakat bu işi o kadar çabuk, o kadar ma­kine temposu ile yapıyorlar ki:

        İnsan karpuz alırken bile daha iyi muayene eder. Hem ne çirkin bir manzara bu. Ne lüzumu var bunun. Acep dün­yanın her tarafında bu çirkin adetvarmı hala, diyorduk.

     Herhalde olacak diyorlar. Bir işçi aklına eserse şu kadar metre bezi veya basmayı beline dolayabilir. Peki,  ama bekçiler adamlara ancak şöyle bir dokunuyorlar. Nasıl anlarlar böyle sudan bir dokunma ile?

Onlar bu işin erbabını bilirler Sıra onlara geldi mi işi daha sıkı tutarlar. Geçenlerde böyle bir şey oldu. Bu konuda ihtisas yapmış, bir işçi bir miktar bez almış, kocaman bir kar­puzun içerisine güzelce oyarak oraya istif etmiş. Gözcüler bu­nu kapıya haber vermişler.

      Kapıdaki bekçi, Aman demiş, sen nasılsa dışarı çıkıyorsun, biz de çok susadık. Şu karpuzu bize bağışla.

Olurdu olmazdı derken bekçi kaza ile adamın koluna çarpıyor. Karpuz yerde açılınca!

Evet, ama birkaç tane sütü bozuğun yüzünden bin­lerce namuslu insanı hırsız gibi günde birkaç nöbet muaye­ne etmek... Ömrü boyunca başkasının kibrit çöpüne el uzat­mamış bu kadar insandan şüphe etmek!...

Şu sıralar Özelleştirme İdaresi tarafından kapatılması gündeme gelen Sümerbank Basma Fabrikası ve Nazilli'nin bundan elli yıl öncesinin sosyal yaşamından çarpıcı kesitler

        1956 yıllarında şehirdeki evlerin % 80 'i (5283) tek katlı, 1189'u iki katlı, 29'u üç katlı, 3 tanesi de dört katlıdır. Şehir nüfusunun % 30 'u Sümerbank Basma Sanayinde çalışan memur ve işçidir. Faal nüfusun % 10 'u küçük sanatlarla, % 5 'i ticaretle ve geri kalan kısımları ise ziraatla uğraşmaktadır. Bu tarihlerde şehirde 1400 kadar dükkân ve işyeri vardır. Bunlar arasında 16 helvacı, 92 kunduracı, 114 terzi, 89 demirci, 72 marangoz ve mobilyacı, zirai alet imal eden 3 atölye ve 4 çırçır fabrikası vardır. Bu yıllarda Nazilli'de Ziraat, İş, Yapı ve Kredi bankalarının şubeleri faaliyet göstermektedir.

 

                  Aslan BUĞDAYCI`’nın Dünden Bu Güne NAZİLLİ Kitabı’ndan alınmıştır. Katkılarından dolayı kendisine teşekkür ederiz.

Yakın zamanda MİLLİ MÜCADELEDE NAZİLLİ Kitabını yayınlayacağız….